Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PAZAR SÖYLEŞİMİZDİR: (AYNALARDA YANSIYAN “BİZ” VE “MEMLEKETİMİZ” İŞTE NATURAMIZ!)

Sadece aynalara bakmak yetmez. Görmek de gerekir. Ki o aynada yansıyan yüzünüze, tükürmeniz de gerektiğini görmek için!
Yapamıyorsunuz ama! Kaşınız gözünüz, dudağınız yanağınız, saçınız başınız, boyunuz endamınızın o camdan yansıyan görüntülerine bakıp bakıp, “var mı benden güzeli” demek varken, görebilir misiniz çirkinlikleri?
Oysa inadına çirkinsiniz! Gören de var söyleyen de! Hadi açalım azıcık konuyu:
YA AYNALARDA YANSIYAN MEMLEKET? “Yeşil ada” diyorduk. Ta ki “yeşilin” ne olduğunu görüp öğrenene kadar! Ve anladık ki kurak çorak bir ada olmaktan öte değilmiş yaşadığımız topraklar!
Olsun ama! Biz o kurak çorak iklimlerde yetiştik. Toprak damlı kerpiç evlerde büyüdük. Kışta çamurlu yazda tozlu taşlı yollarda yürüdük. Fukara evlerimizi çalı süpürgeleriyle süpürdük, çamaşırlarımızı küllü suyunda yumduk, tokmaklarla taşlar üzerinde dövdük.
FAKAT: O fukara evlerimizi, o toprak yollarımızı, o eskiliklerle yoklukları kirletmedik! Sabah ezanı ile uyanan analarımızın ilk işleri sokak kapılarının önlerini süpürmeleri olurdu. Temizlik dışarıdan içeriye doğru uzanırdı. Dantelli çarşaflar, yastıklar silkelenir yeniden yerli yerlerine konurdu. Temizlik tertip ibadet gibiydi.
SONRA: Yıllar yıllar geçti. Memleketin aynalarda yansıyan şekline şemailine baktık ki… Ooo! Değişmişiz. Değiştikçe gelişmişiz, yenilenmişiz, asrileşmiş, kentleşip dünyalı olmuşuz ki dünyalarca… Üniversitelerimiz, televizyon kanallarımız, gazetelerimiz, tiyatrolarımız, apartmanlarımız, süper alışveriş merkezlerimiz, lüks arabalarımız, cicim bicim giysilerimiz, bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız, sivil toplum örgütlerimiz, belediyelerimiz, siyasi partilerimiz, Meclisimiz dolayısıyla devletimiz…
Ve gerçek anlamda “yeşil ada” olabilmek için başlattığımız seferberliklerimiz, “çevre” uğruna kavgalarımız, bir ağacın tek dalı kırılsa kollarımız kırılmışçasına feryatlarımız!
O ZAMAN NEDİR BU İÇİNDE BOĞULDUĞUMUZ PİSLİK? Aynalara bakıp benden güzel yoktur diyen insanlarımız nasıl olur da o güzelliklerini pislik deryasının içinde süründürürler? Nasıl olur da güzelliklerinin narsist duygularıyla gururlanırlarken memleketin pisliklerinde boğulurlar? Ve nasıl olur da o güzellikleri “yarattıkları pisliklerle” iğrenç bir ucube haline getirirler?
SORUN BÜYÜKTÜR: Ve memleketin aynalarında yansıyan “çevre kirliliği” artık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. İnsanlar sere serpe en lüks arabaların camlarından konfetiler gibi ellerinde ne kadar artık pislik varsa yollara atıvermekteler! Kimseden gocunmadan, utanmadan, sıkılmadan, pervasız ve cesurca!
KISACA: Kuzey “pistir!” Dolayısıyla kimseler aynalara bakıp benden güzel var mı diye düşünmesin. Çünkü “pislilikte” gül yetişmez!
VE TRAFİK SORUNUMUZ: Hep ayni olay aynı görünüm. Memleketi kirletenler kimlerse trafiği de felâket haline getirenler yine onlardır!
Bu sorun “insanların ruhları” ile ilgilidir. “Güzellik, zenginlik, debdebe” ile değil! Onların hepsini para ile satın alırsınız ama “insan ruhunu” asla. Neyse odur!
Nitekim bir yandan deryalar gibi pislik ve zibillik memleketi yüz karası haline getirirken, öte yandan sürücüler de Azrail’den devralmış olacaklar, “felâketle, ölüm tellallığı yapmaktalar…
Kural tanımamazlık bir yandan, sürücülerden sürücülere bitmez tükenmez çatışmalarla kavgalar öte yandan! Kimse kimseden saygı istemez. Fakat “kuralsız trafik” olmadığından o kurallara uygun davranılmasını istemek hakkıdır da… İşte sorun: İnsanlar gitgide yoğunlaşıp cürüm haline gelmiş davranışlarda, insanların haklarını pervasızca çiğniyorlar!
Sorunun babası yine devlet ama: Yıllardır seçim dalgalarında oy peşinde koşarken ne memlekette gitgide artan arabaları görebildi ne de o arabalara yetmeyen yolları! Arabalar çoğaldı ama yollar yetersiz kaldı! Son çarede de araba kullanmayı işkence haline getiren radarlar icat edildi! Edildi de ne oldu? Kazalar ayni nedenlerden tekrar tekrar devam etmekte.
Şimdi durup “şu şu” diye yazsak boşuna uğraş! Çünkü her gün haberlerinden yorumlarına sayfalar dolusu yazılıp anlatılmaktadırlar…
VE ASIL BÜYÜK SORUN. Gitgide sevgisiz toplum oluvermeye başladık. Olan sevgi kırıntılarını da abartılı gösteriler haline soktuk. Haşin, asabi, sert, hiçbir cümleyi bitirmeden konuşan, kibriti çaksanız parlayan bir nesil yetişiyor!
Hani o “abartılı sevgi kırıntıları” dedimdi ya! Köpek sevgisi mesela! Avda avlanamadığı için sahibi tarafından ya terk edilen ya da tüfekle vurularak öldürülen…
Yenierenköy Belediye Başkanı Öykün bir süre önce telefonda anlatıyordu: Avcılar av mevsiminde avlanamadıkları için her hafta otuz kırk köpeği bırakıp kaçıyorlar. Bir süre sonra zavallı hayvanlar açlık susuzluktan ağıllardaki koyunlara saldırıp parçalamaktalar…
Oysa bu memlekette hemen her evde bir iki köpeğe baktıkta sanırsınız ki “hayvan sevgisi” vardır! Ne sevgi ama!
Ki artık onlar yollarda sürüler halinde dolanıyorlar. Eğer bu köpekler aydan gelmedilerse hepsinin de sahipleri vardı, demek ki terk edildiler! İnsafla din iman arayın! Arayın ki bulup göresiniz!
PEKALA NEDEN KIBRIS TÜRK HALKI BU KADAR AGRESİF OLDU? Ve bu kadar bencil, bu kadar sevgisiz bir topluluk haline gelmeye başladı…
Çünkü yıllardır siyasiler, gelip giden iktidarlar, muhalifler, sendikalar bu toplumu sürekli geriyorlar! Kendi çıkarları için ve sorumsuzca adeta düşman kamplara ayırıyorlar! Her bir sorunu “çözümsüzlüğe” yıkıyorlar! İnsanları “kadersiz, talihsiz, gelecekleri karanlık” imajları ile karartıyorlar!
Ulusal değerleri “barış adına Rum’a çiğnetiyor, Türk halkını çözüm uğruna Rum emperyalizminin dişleri arasına itiyorlar!” Çözüm olduğunda Tek güvencemiz olan Türkiye’den kurtulacağımızın propagandalarında, Türk gençliğini Rum’a alışsın diye Güney kapılarında bekleşen sabiler durumuna sokuyorlar, beyinlerini yıkıyorlar!
Böylesi bir halk huzurlu olabilir mi? Huzursuz bir halk iç barışı sağlayabilir mi? Yazık ki ne yazık, içten yıkılıyoruz!