KKTC’de iç dinamizm o kadar umut kırıcı değil. Mesela hakkının hakkını teslim etmemiz gerekirse tüm eleştiri ve serzenişlerimize karşın gerek siyasi sorunla ilgili yoğun aktivite gerekse KKTC’deki sorunlara yönelik Meclis çalışmalarındaki performans gitgide daha çok ses soluk getirmeye başladılar…
Mesela kişisel görev yüklenen yetkili ve sorumluları bir yurttaş olarak izlerken şu yargıya varıyorum: “Devletin görevlileri gibi çalışıyorlar…” (Ya nasıl çalışacaklardı” sorusunu beraberinde getirmiş olsa da tutun ki benim izlenimim bu.)
Mesela: Bir yanda Dışişleri Bakanı Erdil Nami öte yanda görüşmeci Kudret Özersay. Dünya kazan onlar kepçe! Koşuşturup duruyorlar. Örneğin Nami gittiği yerden dönerken bir süre sonra ayni yere Özersay gidiyor… Biri gelirken öteki gidiyor. Ben bunu siyasi pozisyonumuzu anlatan propaganda bombardımanı gibi düşünüyorum. Değil mi ki yıllarca yakınıyorduk: “Bizi anlamıyorlar” diyorduk. İşte dünyayı kepçeleyip anlatıyoruz!
Mesela: Kim derdi Güney’in hem korumacısı hem de finansörü olan, BM’de lehimize bugüne kadar tek bir olumlu oy kullanmayan, aksine veto yetkisini kullanarak her devrede bizi mahkûm durumuna düşüren Rusya’nın Moskova’sına, Kudret Özersay gidecek… “Ama kendini zorla mı davet ettirmiş…” Yahut “orada görüştüğü siyasi yetkililerin adlarını açıklamaktan mı kaçınmış?” Hiç önemli değil. Çünkü tanınmış bir devletin değil, Özellikle Rusya’nın hışmına uğramış KKTC’nin bir müzakerecisi olarak orada kabul görüp temaslarda bulunmuş…
SEVİNMEMİZ GEREKİYOR. Ki ben seviniyorum. Mesela kim derdi bir gün Meclis Başkanı Sibel Siber Londra’ya gidecek adeta resmi kimliği ile karşılanacak, Commonwelth Başkanı ile görüşecek, Lordlar Kamarası’nda konuşma yapacak… Ve diyecek ki “Artık bizi de dinleyin. Siyasilerimize de söz hakkı verin…”
ÖRNEĞİN BAKANLARIMIZ Hepimiz biliyoruz ki bu devlet bir köy yolunu bile yapamayacak parasal darlık içindedir. Büyük projelere imza atacak güçte değildir. Buna karşılık gün geçmiyor ki her hangi bir sorunla ilgili yeni bir tasarının yasası çıkmasın… Fakat uygulamada topallama olacakmış. Olsun! Önemli olan devleti sarıp sarmalayacak yasaların hukukun üstünlüğünü çaka çaka çıkmasıdır. Dahası yasa tasarılarının savsaklanmadan yasalaşması için gösterilen çabadır…
KOALİSYONDA ÇATLAK VARMIŞ: Olsun! Ayni zamanda görüş farklılıkları olan iki siyasi partiden oluşmuş bir de “zıt güçler dengesi vardır!” Nitekim ne CTP’li Başbakan “istihdamlarla” istediğince oynayabiliyor ne de yardımcısı Denktaş kör gözüne parmağım o istihdamları kendi hanesine sandığa yansıtacağı oy olarak kullanabiliyor… Sorun sürüp gidiyor olsa da her ikisi de “çareyi” bulmak zorundalar… Zaten tüm dezavantajlarına karşın birbirlerini denetleme avantajı değil midir ki Koalisyon hükümetlerinin icraatları keyfilikten uzaktır…
Öte yandan ne dedi Serdar Denktaş? Gelin yerel seçimlerden önce Anayasa’da değişiklik yapalım referanduma sunalım.” Ki sorun yıllardır sürüncemededir… Anında mutabakat sağlandı, Çalışmaları bile başladı. İşte oldu diyoruz…
Tabii ki “hangi çalışmalardan hangi aktivitelerden söz ediyorsun” denecek! Somuta indirmiyorum. Onca kötümserliğime hatta “hâlâ mali ve ekonomik reformların gerçekleşmemesine, bu nedenle “havanda su dövülüyor” diye yakınmamıza karşın, kendime soruyorum: Şu fukara ve çaresiz yapımıza karşın, “yönetici makamlarında sen, ben, öteki olsa ne yaparlardı ki?” Şimdilerde “en azından” dediğimizce hem dışımızdaki ülkelerin kapılarını çalıyoruz üstelik kabul görüyoruz hem de kendi içimizdeki dinamizmimizi daha çok yansıtıyoruz. KISACA DİYORUZ Kİ: Hele bir de devlet oluş iddiamızı siyasi arenaya “tek ses olarak yansıtabilseydik” bu eforla çok yol kat eder, hakkımızı çeke söke alırdık…”
***********
ANASTASIADIS, MARAŞ VE OKTAY KAYALP
Anastasiadis yine yollara düştü. Brüksel’de Ban Ki-moon’la görüştü. Ve Ban’a Türk tarafına bastırtması için nüfuzunu kullanması ricası ile şu isteklerde bulundu:
BİR: Müzakereler devam ederken “Güven Yaratıcı Önlemler” çerçevesinde Maraş’ın iadesinin sağlansın…
İKİ: (Ban’ı bilgilendirerek şunları da söyledi.) “Türk tarafı konfederasyonu zorlamak istiyor… Oysa Kıbrıs sorunu sadece çözümden ibaret kalmayacak ayni zamanda AB’ye tam üye bir devlet olacak…” (Hani şu “tek egemenlik tek uluslar arası temsiliyet dolayısıyla tek yurttaşlık var ya! Aynı zamanda “AB’li Kıbrıs!” Tabii eğer başarır ve de çözümü gerçekleştirirse “kendisi de Kıbrıs’ın tek Cumhurbaşkanı!” Yeme de yanında yat… Hadi ben gene “Annan güzel mi ya” demeyeyim!)
VE NEDİR BU AŞK? Rum’un dilinden de gönlünden de düşmüyor. Bir “Maraş” diyorlar bin ah işitiliyor! Mecnun bile Leyla’sına bu kadar yanmadıydı Rum’un Maraş’a yandığı kadar!
Eee yanar tabii! Eğer sen Türk tarafı olarak gitgide kantarın topunu kaçırır ve Rum medyasına “Mağusa Belediye Başkanı Galanos’tur, Surlariçi’nin ise Oktay Kayalp”tir dedirtirsen…
Eğer sen kalkar da Ayakserono Kilisesi’ni her pazar ayin yapmaları için Rum cemaatinin emirlerine tahsis etmekle yetinmez bir de adamlara temsili olarak Hz. İsa’yı mezarından çıkartıp meşalelerle Mağusa sokaklarında dönerlerken ayin yapmalarına cevaz verirsen…
Ve de devletin siyasi stratejisinde Maraş’ın iadesi kapsamlı çözümün parçası olarak açıklanmasına karşın sen kalkar da ikide birde, “verin Maraş’ı, iade edin” diye bağırıp Rum’un da ısrarla istemesi için ha bire dürtüde bulunursan…
Tabi adamlar mal bulmuş mağribi gibi Maraş’ın üzerine atlarlar! Nitekim müzakereler Anastasiadis’in umurunda bile değil, “Maraş da Maraş” diyor! Bir kaparsa bin yazacağını biliyor…
Surlariçi Belediye Başkanı Oktay Kayalp kime hizmet ediyor anlayamadık. Partisi CTP’ye mi? Kendi kafasının kurgusunda “barışa” mı? Mağusa halkına mı? Çözüme mi?
ANLAYAMADIK VESSELAM: Fakat şunu anlatmak gerekecek. Kayalp bizden çok daha iyi biliyor ki Mağusa belediye sınırları içinde her kesimden, her partiden her düşünce ve inançtan insanlar yaşamaktadır. Buna karşın bu insanların tümünün de bir tek belediye başkanı vardır o da Kayalp’tir.
Şimdi soralım. Oktay Kayalp, Maraş ve kilise ayinleri ile başlayıp neredeyse sıranın Mağusa halkını vaftiz etmeye geleceği bir sürecin resmen önderliğini yaparken, kendini üç devredir sandıktan çıkaran Mağusa halkına teşekkürleri ile saygıları mı sunuyor, yoksa…? (Uzatmadan kesiyorum.)
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (KADIN İSTİHDAMI)
Malum biz “statükocuyuz!” Şimdilerde Türkiye’dekiler dini akidelerle sarmalandıklarından “muhafazakâr” diyorlar… Ki Erdoğan’ın tepe tepe kullandığı da bu “din”dir işte! Üstelik iyi de “oy” getirisi vardır.
Konumuz bu değildir ama. “Kadınların istihdamı” olayıdır. Yıllar önce Bozkurt Gazetesi’ndeki Köşemde “onca genç erkek işsiz güçsüz dolaşırlarken kadınların devlet kademelerinde istihdam edilmelerini” eleştirecek olmuştum, yolumuzu kesen kadınlardan bir dayak yemediğimiz kaldıydı!
Şimdilerde de deniyor ki özel sektörle birlikte tüm kadın istihdamları erkeklere göre yüzde 30’dur hedefimiz yüzde 50’lere çıkarmaktır…
HATIRLATAYIM: Bu ülkede her yıl evlenenler kadar ayrılan çiftler de vardır. Bir nedeni kadının çalıştığı için ekonomik özgürlüğüne kavuşması dolayısıyla ayakları üzerinde durabilmesi ise bir diğer nedeni de kocanın ya asgari ücrete talim etmesidir yahut karısının kocasından çok daha fazla maaş almasıdır. Ki burada olay şudur:
Hâlâ evlilik müessesinde ailenin idamesi için geçerli olan “kocanın parasal kazancıdır!” Kadının kazandığı paraya ortak olan “koca” söz konusu oldukta, ayrılık kaçınılmazdır!
KISACA: Saldırılar da olsa tekrarlayacağız: Ekonomik düzeyi yakalayana dek aile müessesesini koruyup yaşatmak için erkeklere az biraz toleransla imtiyaz gösterilmelidir, mevcut oran zaten bu dengeyi yansıtmaktadır diyoruz!
































