Bazen tanıdık insanlar soruyorlar: “Çözüm olacak mı?” Cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü bugüne kadar “taraflar” somut bir “çözüm tanımı” yapamamışlardır çünkü konumları itibarı ile zaten kendi içlerinde çözümseldirler. Mesela:
1974 Barış Harekâtı ve hemen sonrası oluşan Kuzey ve Güney’deki Türk Rum halkları gerçeği bir çözüm değil miydi?
Coğrafi ve fiziki konumuyla İki bölgeden birisi olan Kuzey’in, Güney Rum Yönetimi karşısında kendi siyasi iradesine sahipliği ve de Türkiye’nin etkin güvencesinde olması bizatihi çözümün kendisi değil miydi?
Hatta iki halkı barışa zorlarlarken bulunan “iki bölgeli federasyon” formülü zaten olması gereken statüsel çözüm değil miydi?
Keza 1977 ve 1979 BM’ler Doruk Anlaşmaları bu federatif çözümü tescil etmiyor muydu?
Yahut 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti yarattığı defakto devleti ile Güney’deki devletin muadili olarak çözüme kapı açan bir gerçek değil miydi?
Gali Fikirler Dizisi bu iki devleti dikkate alarak hazırlanmadı mıydı?
Annan planı iki kurucu devletten oluşacak federasyonun onaylanması için referandumuna sokulmadı mıydı?
Ve şu sıralarda da devam eden müzakerelerdeki hedef “iki ayrı bölgede iki etnik halkı yine iki kurucu devlet olarak bir federatif sistem içinde birleştirmek değil midir?”
Cevabınız evet ise bu kez biz soralım. “Pekala neden bir türlü çözüm olmuyor?”
İŞTE BU SORUNUN CEVABINI VEREMİYORUZ. Veya veriyoruz, anlatamıyoruz! Çünkü anlaşılması için bu adada Rum liderliği ile kilisesinin dolayısıyla halkının ne istediğini anlamak gerekir…
Mesela: Türk halkı ile bu adayı iki bölge esasında dostça paylaşmak mı istiyor?
Böylesi bir paylaşımın nüfus ve “mülk çoğunluğu ile azlığı” gerçeklerinde oranı ne kadar olacaktır? Rum ne kadar olmasını istiyor?
Kuzey’in ekonomik ve siyasi yetkileri Güney’e oranla belirlenirken, Türk tarafının merkezi hükümetteki yetki ve sorumlulukları ile sayısallığı ne kadar olacaktır?
“Tek egemenlik, tek uluslararası temsiliyet” olacaksa Türkiye’nin adadaki yeri ile konumu ne olacaktır?
Tek uluslararası temsiliyet söz konusu ise Kıbrıs Türk tarafı o uluslar camiada ne kadar temsiliyet hakkına sahip olacaktır?
“Federe kanatlara” tanınacağı söylenen “egemenlik” haklarının çerçevesi nasıl oluşacak, Türk halkı ne kadar kendi egemeni olacaktır? Ve ilahi…
“ÇÖZÜM OLACAK MI?” Sordular mıydı artık ezberlediğim için şu yukarıda sayıp döktüklerim bir çırpıda aklıma düşer de yine cevap veremem… Çünkü 1974’ten beridir müzakere üzerine müzakere edenler de cevap veremediler ki sonunda hep “çözümsüzlüğe” devam diyorlar…
Benim tek söylediğim ise kısaca şu oluyor: “Eğer Rum tarafının istediklerini verirseniz şıp diye çözüm olur!” Nitekim son verdiğimiz ödün “tek egemenlik tek uluslararası temsiliyet şemsiyesi altında oluşacak federal sistemdi.” Fakat görüyoruz ki Rum tarafı bu başlığın altını kendisi doldurmak istiyor… O zaman da geçmişin hatıralarında kalmış da olsa adama sorarlar: “Annan güzel mi?”
**********
POPÜLİZMLE PARTİZANLIK KALKARSA YERİNE “DEVLET CİDDİYETİ GELİR”
Bugüne kadar “popülizmle partizanlığın” hem sefasını hem de cefası yaşadık. Sayesinde istihdam olanağı yakalayıp ikbale konmuşsak “sefası”, dışlanıp şansımızı yitirmişsek “cefasını” çektik!
Bizzat “partilerin kuyrukları” olanlar bile bu ikilemden kurtulamadılardı… Yüz kişi sıraya girse kapıdan on kişi geçse, doksanı da mağdurlar sınıfına yazılır, mukadderat denirdi!
Ancak umut tükenmez! Siyasi partiler “kuyruklarını” kaybetmemek için istihdam olanağını kaçırmış talihsizlerle garibanları bir sonraki seçime angaje ederler, tekerleklerini böyle döndürürlerdi…
Döndürürlerdi de şimdilerde bakıyoruz Türkiyevari taklitlerde “eskilerin popülizmleri ile partizanlıkların hesabı soruluyor.” Nitekim son bir iki gündür acaba nereye varacak diye bekleyip durduğum şu “müdürler sınavı olayı” dallanıp budaklandı ki sonunda bir zamanlar sınavı geçip atandıkları için “sefa” sürenler gitti, yerlerine “cefası” geldi!
OLAY KISACA ŞU: 2011 yılında müdür ve müdür muavini sınavları yapılır. Ne var ki “sorular dışarı sızmıştır” iddiası ile harekete geçirilen Yüksek İdare Mahkemesi geçtiğimiz günlerde araştırmalarını tamamlar ve sınavın iptaline karar verir. Dolayısı ile 20 müdür ve 20 muavinden boşalacak yerler için yeniden sınav yapılması söz konusu olur…
Olayın hukuki yönünü, sorunların nasıl dışarı sızdırıldığını ve dobra yazmak gerekirse sınava giren adaylara nasıl aktarıldığını çok da merak etmedik. Şöyle veya böyle bugüne kadar devlet kademelerinde istihdam ve atama olanağı yakalamanın tutun ki bir formülü de bu olmuş!
BU OLAY “EMSAL” OLACAK MI? Yani bundan sonrası için! Çünkü Koalisyon Hükümetinin CTP kanadı bundan sonra “popülizme partizanlığa asla yer verilmeyeceğine” ille de inanmamızı istiyor. Hukukun üstünlüğü çalışacak, hak kiminse o hakkını alacak diyor!
Daha önce de yazdıktı: Velev ki münhal için sınava katılanlardan başarılı olanların ellisi UBP sempatizanı diğer yirmisi de CTP’lidir… Hiç düşünmeye gerek yok. Eğer siyasi partiler açısından bu kadar açık ve net bir başarı sonucunda istihdam edilenler çoğunluğunca UBP’den olurlarsa sizce de CTP’de sekiz şiddetinde deprem olmaz mı?” Böyle bir sonucu ne tabanın ne de tavanın sindiremeyeceği aşikâr değil mi? !
PEKALA AMA: Partililer dayatıyor diye bu ülkede hukuk hiç mi çalışmayacak? Zaten tüm uğraşlar ve de arayışlar bu yönde değil mi? Çünkü başka türlü demokrasiden söz etmek mümkün değildir…
O zaman siyasi partilere büyük görev düşmektedir: Artık seçimlerde “işe, aşa” dayanan “istihdam” sözleri vermekten vazgeçip, devleti nasıl adam edeceklerinin ciddi vaatlerine sarılmaları gerekir. Perdelerin arkasında kulislerde verilen popülist sözler değil! Meydanlardaki kürsülerden, seçim bildirgelerinde yazılanlardan hareketle halka vaat edilenler öne çıkmalıdır. Ki Sandığa yansıyacak oylar da memlekete hizmeti zorlayacak halk iradesini yansıtsın…
ZATEN: Seçim sathı mailine siyasetin ve ekonominin temel taşları döşendiğinde “kalkınmayı,” kalkınma ise istihdamları müjdeleyecektir…
Eğer böylesi bir reformist düşünce ve icraat ile popülizm ve partizanlık defedilirse belki siyasi partiler büyük kalabalıkların ilgi ve desteğini bulamayacaklardır ama her hal’u kârda KKTC kazanacaktır…
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (GÜNDEMDEN DÜŞMEYEN MAĞUSA LİMANI)
Mağusa Limanı’ndan ileride de söz edeceğiz. Çünkü hem siyasi hem de ekonomik yönden hep sıcak gündemin içindedir…
Tabii biz gitgide tatsızlaşan çekişmeleri ile slogan haline getirilmiş “Maraş’a karşılık Mağusa Limanı’ndan değil, her zamanki gibi yapısal kusurlarından” söz edeceğiz… Viraneliğinden, limana benzer tek yanının nasılsa rıhtımına dayanan gemilerin görüntüsünden anlaşılabildiği Mağusa Limanı’ndan!
Tam kırk yıl oldu. Kırk bir kere maşallah kırk çivi bile çakılmadı! Mesela ta İngiliz döneminden beri tersanesi tekti. Varıp limanın bir tarafı temiz kalmasın diye diğer ucuna da bir tane daha eklediler!
ÖTE YANDAN: Marina mı balıkçı barınağı mı belli değil. İki iskelesinin ayakları İngiliz döneminden beridir değiştirilmedi, paslanıp erimişler, bir gün üstündekilerle birlikte denize çökecekler ki o da ne? “Üstü kaval altı şişhane gıcır gıcır cilalı tahtalarla döşemişler, en lüksünden ışıklar saçan avizeler asmışlar!” Ne var ki bu makyaj Mağusa Limanı’nın sorunlarını gizlemeye yetmiyor, aksine sırıtıyor!
Nitekim öteden beri var olan oradaki balıkçılar tüm bu çirkinliklere dayanamamışlar, geçtiğimiz günlerde “yeniden örgütlenmişler.” Amaçları Marina’nın onarımını sağlamak orada bir düzen tertip oluşturmak. Tabi devleti zorlayacaklar. Bir de Balıkçı Kooperatifi kurmuşlar.
Kısaca canlara tak etmiş! Devleti ilgili bakanlığı kıpırdatmak gerek demişler bir kez daha bir Mağusa balıkçıları olarak araya gelmişler… Başarırlar mı bilemiyoruz… Başarırlarsa kazanan Mağusa Limanı’nın Marina dediğimiz halka açık bölgesi kazanacak…
































