Çözüm umudunu sürdürüyorsak, “referandumu” atlayamazsınız… Nitekim Eroğlu da atlamadı ve “hedef, yaz sonu referanduma gitmektir” dedi…
Görüyoruz ki “çözüm ve referandum” lafları müzakerelerin önünde gitmektedir… İnşallah bir yol kazasına uğramazlar… Yoksa yaşanacak hayal kırıklığına yürekler dayanamayacak! Çünkü ortaya konan tek hedef çözüm oluyor… Bunun ötesinde kimseler başka bir siyasi alternatiften söz etmiyor…
Mesela en azından Güney’e umacı korkusu verme amacında her hangi bir siyasi yetkili çıkıp da “hedefimiz çözümdür ama gerçekleşmezse umurumuzda olmayacaktır çünkü kendi referandumumuzla şu alternatif çözüm kararını alacağız” dememiştir! Ola ki Rum tarafını gücendirir, barışa ihanet etmiş oluruz düşüncesinde!
Kısaca kendi kendimizi, Rum’un planlayıp Kuzey’e kabul ettirdiği “Tek egemenlikli” federasyon çözümüne angaje ettik, gözlerimiz ötesini görmüyor!
OYSA KIRIM REFERANDUMLA RUSYA’YA BAĞLANDI: Kimselerin de gıkı çıkmadı çünkü söz konusu olan Rusya’dır! Tabii sadece siyasi gücü ile değil. Olay, Kırım’da çoğunluğu Rus olan nüfusun, “kendi kaderini tayin hakkını” bir referandumla Rusya’ya “katılma” iradesi olarak kullanmasıdır… Anlıyoruz ki hâlâ dünyada “halkların self determinasyon hakları” vardır ve çalışmaktadır…
PEKALA KKTC SELF DETERMİNASYON HAKKINI NE İÇİN KULLANACAK? İşte Eroğlu da söylüyor: Günü saati geldiğinde Rum’un, “Tek egemenliğe dayalı tek uluslararası temsiliyeti” içeren Federasyon teklifini bir referandumla onaylamak için!
Eğer mevcut Rum planı çalışırsa bu oylamadan ve onaydan sonra Kuzey’deki Türk halkı ile Güney’deki Rum halkı “yeniden birleşik Kıbrıs”ı oluşturacaklar… Vuslat bitecek tutun ki birbirlerinden ayrı düşürülen iki halk yeniden birbirlerine kavuşacaklardır!
PEKALA: Rum bir kez daha “hayır” derse! Yahut Türk tarafı gidişatı beğenmediği için ilk defa her hayır’da bir hayır vardır diyerek “hayır”ı çekerse!
HATIRLAYALIM. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti her ne kadar halkların referandumu ile oluşmamışsa da “liderlerin Ankara ve Atina ile vardıkları mutabakat sonucu kurulmuştu… Sonradan anladıktı ki Makarios bu anlaşmadan hiç memnun değildi, zaten o Cumhuriyeti üç yılda yıkıp darmaduman etmişti…
2. referandum ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını 2004’te Annan Planı’nın oylanması ile yaşadıktı. Güney istediklerini alamadığı için “hayır” diyerek planı kadük hale soktuydu…
Şimdi önümüzde, olumlu veya olumsuz, tam veya eksik de olsa müzakereler sonunda referanduma götürülecek bir yeni çözüm planı vardır. Adı konmamış da olsa eğer referandumda her iki tarafın da “evetini” alırsa “Amerikan planı” olarak anılacaktır ki doğrusu büyük ülkeye büyük şeref katacaktır çünkü Ortadoğu’yu, Arap ülkelerini “büyük projesi” diyerek kan ve ateşe sokarken, Kıbrıs’taki başarısı tesellisi olacaktır…
VE SORALIM. Ya hayır çıkarsa? Bu halkı üç kez Rum’la birlikte Birleşik Kıbrıs için kendi kaderini tayin hakkında “referanduma zorlayan” AB ile ABD ve de BM’ler olası “hayır” karşısında bu kez Türk halkına dönüp, “artık kendi kaderinizi tayin hakkı sizindir buyurun kullanın ne sonuç çıkarsa kabulümüz olacaktır” diyecekler mi?
Yoksa her zamanki gibi bizi “kaderimize mi terk edecekler?” Sizce de bu olasılığı düşünmekte yarar yok mu?
**********
KÜÇÜK ÜLKEDE BÜYÜK İŞLER OLMAZ! (BARİ TURİZM OLSUN, O DA OLMUYOR!)
KKTC gibi minyatür ülkede “büyük siyasetler” olmaz! Nitekim büyük ekonomiler de olmaz, büyük düşünceler de…
Nitekim bu adadan Denktaş’la Makarios ötesinde adını “dünyaya” kazıyan tanınmış siyasi liderler çıkmadı…
Dünya çapında edebiyatçılar, Osman Türkay’ı saymazsanız şairler de çıkmadı!
Büyük büyük ressamlar, müzisyenler hiç çıkmadı…
Bilim adamları belki Kıbrıslı olarak dışımızda varlar da içimizde yoklar…
Tarihte Kıbrıs’lı Zenon’dan başka filozof da yetişmedi bu adada…
Papazlar yönünden şanslıdır ama: St. Barnabas’ı da vardır dünyanın tanıdığı Apostolos Andreas’ı da…
Hayvanlarımız yönünden bir tek eşeklerimiz ünlüdür…
Mitolojide Afrodit’ten ötesi yoktur.
KISACA: Kıbrıs ötekiler gibi Akdeniz adalarından birisidir… Öyle de kalacaktır. Yani bir turistik ada!
Ne var ki öteki tüm sektörlerde yaşandığınca bu “turizm” olayını da siyasi çözümün dışına itip kendi özgür ve egemen “niteliğine” kavuşturamadık! Nitekim yakında denizden borularla suyunu KKTC’ye akıtacak kadar yakınımızdaki Türkiye, turizm sektörünü dünya markası haline getirirken “bu ne biçim iştir” dediğimizce bize tırnağı kadarı bile değmedi!
Pardon. Türkiye’de yasaklanan kumarhaneleri KKTC’ye aktardı… İyi de o kumarcıların yanına üç beş de turist katsaydı! O da olmadı… Kısaca Turizmi de diğerleri gibi “çözüm olsuna” bağladık. O kadar ki artık “ya çözüm olmazsa” demeye korkuyoruz çünkü beterin beteri olacağız…
FAKAT BİZ TURİZME HAZIR MIYIZ: Sadece çözüme değil, turizme de hazır değiliz… Bakın bir örnek vereyim fakat önce şunu vurgulayayım: Bir süre önce gazetelerde “eğer Maraş iade edilirse, işte böyle bir Akdeniz kıyı kenti doğacaktır” müjdelerinde fotoğraflar, krokiler, planlar yayımlandıydı…
Dikkatinizi çekeyim. “Yani bu insanlar hele Maraş iade edilsin de sonra düşünürüz” demediler, oturdular, iade edilmesi halinde nasıl bir yeni Maraş Kenti yaratacaklarını, Kıbrıs’a nasıl devasa bir turizm beldesi kazandıracaklarının fizibilite raporlarını çıkardılar…
ŞİMDİ KUZEY’E BAKIN: Dışa açılan iki kapımız var: Mağusa Limanı ve Ercan Havaalanı. Ercan’ı kısa zamanda olası çözüme hazır hale getirmek yerine ihalesini kazanan şirketle kavgaya etmeye başladık… Mağusa Limanı zaten kırk yıldır dökülüyordu şimdi daha beter oldu!
Çevre sorununu çözemedik! Pislik paçalarımızdan akıyor!
Küçücük ülkede trafiği bile o devasa yollara karşın kazalardan belalardan kurtaramadık!
Darmadağınık bir ekonomi politikası sonucunda pahalı ülke durumuna geldik…
Ve asıl önemli olay: “Kentleri kent yapamadık!” Mağusa’yı, Lefkoşa’yı, Girne’yi, Güzelyurt’u diğer büyükçe yöreleri bir turizm ülkesi oluş plan ve programlarına sokamadık… Bir gün bu adada çözüm de olsa turizmden başka bir ekonomik şansımızın olmadığı gerçeğini bilmemize karşın bu turizmi o geleceklere yansıtacak “kentleşme” veya “tesisleriyle” planlayamadık! Güzelim sahilleri de harcadık, dağları da eski eserleri de…
Ve hâlâ viziliyoruz: “Çözüm olsun, ulaşım olsun da turiste kavuşalım…” Hiç aklımıza gelmiyor mu? Ne yapsın böylesi çarpık bir ülkede turist? Bizim bile kanıksadığımız halde artık tahammül edemediğimiz bu pislik ve çarpıklıklar ülkesine turist neleri görmek için niye gelsin?
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: KÜÇÜK DP BÜYÜK OYNUYOR!
Ne dedikti yukarıda? Bu minyatür ülkede büyük siyasetler olamaz! Dolayısıyla büyük siyasi partiler de olamaz, hani şöyle Erdoğan gibi yalnız Türkiye’ye değil, dünyaya meydan okuyan “büyük siyasiler” de yetişemez… Tabi hatırlatalım. Türkiye’nin 55 milyonluk seçmeni vardır! Orada büyük düşünüp büyük oynamazsan, politika sahnesinde küçülür, silinir gidersin…
Yanılmıyorsam KKTC’de çok büyük politikaların sökmeyeceğini anlayanlardan birisi de Serdar Denktaş’tır. Rahmetlik babasının aksine büyüdükçe değil, küçüldükçe büyümenin politik becerisini tercih etmektedir… UBP’den kopan UG’yi de partisine öyle adapte ettiydi. Küçüktü büyüdü!
Şimdi UBP ile yalnız yerel seçimlerde değil, “oluşacak bir yeni partide” de birleşebileceğinin sinyalini” vermektedir…
Eğer buna da kalkıp “etik değildir” derseniz, e insaf artık!. Bir partinin hayatiyetini sürdürmek için her zaman taze kana ihtiyacı vardır. Doğrusu S. Denktaş o kanı da iyi şırınga ediyor…
































