Beni bire bir tanıyan herkes, ne derece sabırsız olduğumu bilir. Lafı dolandırmayı da sevmem, karşımdaki insanın bir kerede anladığım bir şeyi döne döne üç beş kere anlatmasını da. Ben anladığımda konuya ilgim dağılır, dağılmamak için cevap aradığım başka konulara geçerim. Yaşam da böyle, ilişkiler de, programlarda konuklarla yaptığım sohbetler de böyle benim için. Dolayısıyla sona bırakmadan söyleyivermeyi severim ilk elden diyeceğimi. Beni böyle bilsinler isterim, zamandan çalmayayım gereksiz yere diye düşünürüm. Bu yazının hemen başında da tüm bu kaygılara aynını yapacağım. Sonda diyeceğimi hemencecik söyleyip sonra gerekçelendireceğim: Hepimizi beyninden vuran korkunç yeni doğan skandalının ardından, bu yazı kaleme alındığı sırada henüz bir istifa ya da görevden alma yaşanmış değil. Hangi isifa temizler bu çürümüşlüğün ağırlığını buna verecek yanıtım yok. Fakat sabırsız ben; istiyorum ki artık bu ülkede birileri bir sorumluluk alsın ve istifa etsin. Özür dilesin, “beceremedik yaw, elimize yüzümüze bulaştırdık” desin. Ama ne arar? Değil istifa; acılı aileleri provokasyonla suçlamak var şu an gündemde. Bu yeterince alışkın olduğumuz duruma yine alışkın bir tavır takınarak cevap veriyoruz bizler de. Hâlâ normal seyrinde devam ediyor mesela memleket şartlarında hayat. Hâlâ ayaklanmış, hesap sormuş ve birilerinin bedel ödemesini somutta talep edebilmeyi başarmış değiliz mesela hep birlikte. Şahsen sözün bittiği yerde falan değilim ben. Tam tersine, daha sözümüzü söylediğimizi düşünmüyor ve buna sinir olduğumdan herkesi; her kesimi gücünün farkında olmaya; yeri göğü inletmeye çağırıyorum. Bebeklere geldiyse artık sıra; susmak ne kadar daha…
Neye dokunsak lime lime elimizde kaldığını zaten yaşayarak tecrübe ediyoruz. Trafikte her yıl ölen onlarcamızın da, göz göre göre önlemi alınmadığından sele yenik çadır rezaletini yaşayanımız da ve bugün skandal halini alan yenidoğan kriziyle bir kez daha yüzleştiğimiz sağlıkta da… Geldiğimiz noktada zıvanadan çıkan işler, artık bebekleri alıyor elimizden… Pek çokları “şimdi bunları konuşmanın zamanı değil” dese de; belki de zamanında konuşulsa bu raddeye gelmeyecek sistemsizliğin yol açtıkları; bakıma muhtaç miniciklerin canına kasteder duruma geldiyse artık, değil konuşmak, ülkeyi yerinden oynatmak zamanı gelmiş de geçiyordur. İşin magazini her zamanki gibi beni hiç ilgilendirmiyor. Etil alkolün 5 Lt.’lik pet şişede ne işi vardı, o pet şişe, hastanenin üzerine en çok titrenenlerinin; yenidoğan biriminde küvezde yaşam mücadelesi veren bebeciklerin mamalarının hazırlandığı yerde hangi maksatla bulunduruluyordu ve daha nice soruyu sormak da; mantıklı yanıtlar bulmak gibi safça bir beklentiye kapılmak da en son ihtiyacımız olan şey bence. Tam tersine; işin magazinine ne zaman düşsek, temel meseleyi kaçırıyoruz. Sağlık gibi hata kabul etmeyen, hiyerarşik bir yapı içerisinde düzenli denetlenmesi; problem soruna ve daha ileride önü alınamaz bir krize dönüşmeden fark edilerek çözülmesi gereken hayati bir düzen içerisinde; üstelik en dikkatli olunmasını bekleyeceğimiz bir serviste bunların yaşanması, genel anlamda sağlık sistemi hakkında çok şey söylüyor aslında bize. Aranızda yaşanan bu trajedinin münferit olduğunu düşünen çıkar mı bilmem; lakin benim için diğer pek çok şey gibi bu da politiktir ve hatta sınıfsaldır.
İşin başka bir boyutu, Türkiye’de yaşanan ve her birimizin kanını donduran yenidoğan çetesi skandalının hemen sonrasında bizde de bu rezaletin yaşanmasına “kader ağlarını örmüş” perspektifinden bakamayan her birimizin kafasında, bir türlü cevaplayamadığımız deli sorularla kalakalmış olmamız geçtiğimiz Pazar gününden beri. Oysa ailelerin açıklamalarından öğrendik ki korkunç olay Cumartesi gününün ilk saatlerinde yaşanmıştı ve belli ki birileri, tüm bu olup biteni öğrenmemizi hiç istemiyordu. Kamuoyu baskısı oluşmasa, bebeği öldürülen aile ses vermese, basın konuyu bu denli gündeme taşımasa bunun üstü kapatılacak mıydı şüphesi; sadece mesleki bir refleks olmanın çok ötesinde bence. Hemen ardından gelen “acaba başka olaylar yaşandı mı, üzeri örtüldü mü” soruları da cabası.
Sağlıklarına kavuşup evlerine götürecekleri günü bekledikleri bebeklerinin başına gelenlerin onlarca saat kendilerinden gizlendiğini öğrenen acılı ve öfkeli ailelerin, tüm o psikolojik ağırlığa rağmen yine de soğukkanlılıkla ilettikleri soruları “her şeye hakim olamayız” diyerek yanıtlayan Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek’in sözlerini duyduğumda (babam beni affetsin ama) “bunu babam da söyler” sözlerini içimden daha yeni geçirmiştim ki; bu kez Başbakan “bir baba olarak” konuşuyordu…Vallahi herkesin ama memnun olduğu ama olmadığı bir babası var. Ünal Üstel de dahil; herkesin kendi babalığı ile muhasebesi kendine… Sizi bilmem de, benim bizi yönetenlerden de, hayati bir birimin başındaki sorumlulardan da; yönetsel kadrolardan da beklediğim; pek tabii ki tüm konuya hakim olmaları ve bir iddia ortaya koyarak soyundukları işlerin altından kalkabilmeleridir. Aksi halde; yani şu an içinde bulunduğumuz durumda, yaşananlar nedeniyle bedel ödenmesi gerektiği gerçeği ortadayken, topu dolandırmanın ne ahlaki ne de politik bir dayanağı olabilir. Kendinizi hangi sıfatla tanımlıyor olursanız olun, önce biraz vicdan, sonra biraz empati becerisi gösterebilen bir insan olarak anılmak istiyorsanız eğer; oturduğunuz koltuktan usulca kalkmasını bilin derim!
Yazının bu kısmı ise kendimize… Yaşlılara bakım hizmeti vermesi gereken Sınırüstü’nde bulunan huzurevinde yaşananlardan sonra saman alevi tepkiler vermeyip bedel ödenmesini ısrarı bir şekilde talep etseydik eğer, benzer infial durumlarında gündemi magazine terk etmeseydik mesela, belki de bunlar yaşanmayacaktı. Ya da artık kanıksadığımız pek çok rezaleti kabul edip oturmaktan vaz geçip, olması gereken tepkileri verebilsek, bundan sonra yaşanması muhtemel yeni skandalların önünü alabilir miyiz dersiniz? Bence gücümüzün farkında olup kendimize bir şans verelim ve bunu bir deneyelim. Aksi halde bir sonraki skandalda sıradaki kurbanın biz ya da bir yakınımız olmayacağını kim garanti edebilir ki?
İmza: Bir yurttaş
































