Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İŞTE “GÜVEN ARTIRICI” ANASTASİADİS… (PAPA’DAN KARPAZ’I KURTARMASINI İSTEDİ!)

Müzakereler başlarken hatta öncesinde  “taraflar”  birbirlerine telkinlerde bulunuyorlardı:  “Müzakereleri olumsuz şekilde etkileyecek siyasi  tasarruflardan,  yıkıcı demeçlerden  kaçınılmalıdır…” 
Medyaya da çağrıda bulunuluyor  ve  “barış gazeteciliğinin”  yapılması isteniyordu…
Davutoğlu iyimser açıklamalarda bulunuyor, gerekirse Güney’e ziyarette bulunacağını söylüyor,   İngiltere her ne hikmetse bu kez daha umutlu olduğunu  eski görüşmecilerinden Hannay’ın açıklamaları  ile duyuruyordu!
Bugüne kadar   “sorunları çözeceğim”  diyerek girdiği her ülkeyi kanlar ve ateşler içinde bırakan Amerika yeniden başlayan müzakerelere sevinç gülücükleri ile katılıyor, bir yandan da Amerikan şirketi Noble’ın  Doğu Akdeniz’de çıkaracağı Rum’un gazına salyalar akıtırken  memnuniyetini beyan ediyordu…  Kerry yakında Kıbrıs’a geleceğinin haberlerini salıyordu…
Rusya bile hızını alamıyor en büyük savaş gemisi deli Petro’yu,  pardon  “Büyük Petro”yu Limasol limanına gönderiyordu…
AB müzakerelerin başlamasını neredeyse zil takıp oynayacak, havai fişeklerle kutlayacak heyecan içinde karşılarken Barroso  iyi niyet gösterilerinde Türk tarafına, “verin Maraş’ı” gitsin diyordu! 
Bizim Fecebook’larda Annan Planı kampanyaları dönemini hatırlatan mesajlarla  “hazırlanın,  yakında Rumlarla masalar kurup yiyip içeceğiz”  müjdeleri ile barış ve çözüm konfetileri uçuruluyordu…
DERKEN BİR DE BAKTIK Kİ:  Ooo,  o da ne?  Anastasiadis Güney’deki 2. Hrisostomos’un desteği ile yetinmemiş ayakları arkasına vura vura koşmuş,  Vatikan’daki  Papa Franciscus’un mübarek ellerini öperken  desteğini istemiş! 
İstemiş ki ne isteme!  Kuzey’deki  “barbar Türklerin”  kültürel ve dini mirası tahrip ettiklerinin şikâyetinde bulunarak…   Maronitler ve Latinlerin sorunlarını anlatarak…  Karpaz’da bulunan Apostos Andreas’ın restorasyonu konusunda bilgi vererek…  Kuzey’deki kiliseleri gündeme getirerek…
NE KADAR İYİ NİYETLİ NE KADAR GÜVEN ARTIRICI POLİTİKA!   Daha dün bir bugün… Doğru dürüst masa bile kurulmamış Maraş’ın iade edilmesi için   “paralel müzakereler”  önerilerinde bulunmaya başlamışlar…  Hıristiyanlığın  kutsalı sayılan Apostolos Andreas Manastırı’nın Karpas’ını bu kez kesinlikle yutmak için Papa’ya kadar uğrayıp oradan tüm Hristiyanlık  dünyasına duyuracakları yeni bir politik baskı unsuru oluşturmuşlar…
SANIRSINIZ YENİ HAÇLI SEFERLERİ BAŞLIYOR:  Hedef Kuzey Kıbrıs’ı işgalden kurtarmak! Kültürel miraslarımız dedikleri  Kiliseleri,  manastırları yeniden ibadete açıp tüm  Hıristiyanlık  dünyasına hediye etmek… 
Sanırsınız ki müzakereler  “Kuzey’i Rum’a  iade etmek için yapılacak pazarlıklar nedeniyle başladı!”
Zaten ne diyorduk.  Annan Planı’na hayır diyen Rum tarafı elbette ki yeni bir müzakere ve pazarlık  söz konusu oldukta, daha çok ödünler isteyecektir…  Başladılar bile!  Hadi hayırlısı olsun!”           

**********    

PAYLAŞILAMAYAN “ÇÖZÜM ŞEREFİ!”  BAKALIM KİME NASİP KISMET OLACAK!
  Son günlerde müzakerelere paralel bir  “tartışma”  da KKTC de  başladı…  Neden hükümet ve Dışişleri bakanı  “etkin olarak müzakereler safhasında yer almıyor…”
Deniyor ki bu nasıl iştir?  “Ortada bir hükümet vardır ama  KKTC’nin kaderini ilgilendiren müzakereler safhasında yoktur!” 
Doğru!  Ancak bu olay neden bugün gündeme getirildi?  Mesela Soyer’li CTP iktidarı döneminde de  müzakereci, Denktaş’tan kalma teamülle Cumhurbaşkanı  Talat’tı ama hiç böyle şikayetler olmadıydı.  (Çünkü hükümet de CTP idi Cumhurbaşkanı da!)
Şimdi biraz da Dışişleri Bakanı Özdil Nami’nin kendi aktivitesinden kaynaklanan bir yeni politik durum ortaya çıkıyor…  CTP hükümet kanadı olarak  “tüm inisiyatifin   UBP’li Eroğlu’unda toplanmasından tedirgin oluyor.  Bizzat  başından beridir  siyasi aktivitesi ile Kıbrıs sorununda önemli aktörlerden birisi durumuna geçen Dışişleri Bakanı Özdil  Nami  müzakereler safhasında  “pasifize”  edilmişliğini sindiremiyor,  yapısına ters düşüyor…
Eroğlu ise  “mütekabiliyet esasını”  kullanıyor.    Rum Cumhurbaşkanına karşılık  Türk Cumhurbaşkanı…  Fakat  “müzakerecilik”  görevini  de  Kudret Özersay’a havale ediyor!  Sözcüsü ise  Osman Ertuğ…
Fotoğrafa uzaktan baktığınızda şunu görüyorsunuz:  “Müzakerelerde UBP’li Eroğlu’nun kendi seçimi olan kadrosu vardır ama  “iktidarın büyük ortağı olan CTP yoktur!”
OLSA NE OLACAKTI?  İşte onca anlatımla yorumlamayı bu cevabı vermek için yaptım…  “Bu kez CTP kanadı  çözüm olacağına o kadar inanmış ki  müzakerelere  “tarihi”  gözü ile bakıyor… 
Aslında az ötede  tedirginlik duyanlardan birisi de  “Talat”  oluyor.  Vakti zamanında Annan planını referanduma hazırlayan,  sonraları Hristofyas’la  şu  “tek egemenlik”  olayını bile pişirip kortaran  Talat   yıllarca  “çözüm”  için emek ve gönül verirken  elbette ki bu konudaki son imzanın sahibi olmak istiyor…
KISACA:  Çözüm kapının ardında ya  “taraflar arasında atılacak  “son imzanın  sahipleri olma şerefi” ile tarihe kazınmak  iştahası  öne çıkıyor…
Yetkili ve sorumlular bu tarihi olayda yerlerini almak istiyorlar…  Haber vereyim.  Hiç telaşa gerek yoktur çünkü daha çok uzun yıllar  “kapının arkasındadır” dedikleri o çözümü hasretle beklemeye devam edeceklerdir!     
    **********    

   MAZBATA MAĞDURLARI TUTUKLANIRKEN SORMAK GEREKİYOR AMA:  “SUÇLU KİM?”
2001 yılı mıydı?  Bir sabah kalktıkta baktık ki  Türkiye    mali kriz depremine tutulmuş sallanıyor ki biz KKTC’de çoktan  vurgun yiyen TL enkazının altında kalmışız! 
Olan oldu,  döviz fena halde vurduydu…  Bankaya bir ev borcunu ödeyemeyecek duruma geldikte  ayvayı yediydik ki sonrasında  “işte tedbir diyerek bizi yeniden  fakat bu kez dolarla borçlandırarak  yolunuza devam edin”  dedilerdi… 
  Malum 2003’lerde de KKTC’de de  bankalar battıydı!   “Mudilerin” kayıplarını  bu halka ödettirdilerdi!   Nasıl ki  1974’lerde bir Kıbrıs lirası eşittir 36 TL diyerek herkeslerin dişten tırnaktan artırıp bankalara yatırdığı üç beş kuruşluk mevduatları  bir gecede toprak olduydu,  bu memleket de devre devre öylesine parasal felâketlere düçar eylediydi! 
DİKKAT AMA:  Hiç suçu yokken, kendi dışındaki para ve finansal politikalar sonucu yaşanmıştı felâketler…  Buna karşılık bir gün “çek mağdurları”  ile ilgili  bir bankacı ile tartışırken şöyle dediydi:  “Herkes ayağını yorganına göre uzatsın…”   Oysa olayın yorgan ve ayakla ilgisi yoktu…  Tüm sorun “mali istikrarsızlık”  ve üstesinden gelinemeyen dövizin ikide birde insanlara oynadığı oyundu! 
Mazbata mağdurlarının bir kısmını bu  “talihsizliklerin”  içinde düşünüyoruz… Dolayısıyla  “Faiz ve Mazbata Mağdurları  Komitesi Koordinatörü Kazım And’ın  uyarını önemsiyoruz…
And,  mazbata mağdurlarının  son zamanlarda  “polis tarafından tutuklanmaya başladıklarını”  söylüyor ve şöyle diyor:  “Mazbataların temel nedeni ekonomiktir.  İkincisi de yasalar ve hukuk sistemimizdeki eksiklik  ve çarpıklıklardır. Ayrıca finans sistemimizin  uluslar arası kuralların tamamen dışında uygulanması ve   çok yüksek faizlerle tefecilik yapılmasıdır…”
İŞTE OLAY:  Tabii And bu vurgulamasının yanı sıra pek çok nedeni daha ortalara koymaktadır ama biz sadece bu iki üç cümlelik izahın yeterli olduğu kanaatindeyiz…
Bu ülkede insanların çoğu kendi irade ve inisiyatiflerinin dışında gelişen olaylardan dolayı  mağdur durumlara düşmektedirler…
Elbette ki  “ödeme kabiliyeti olmadığı halde mevcut durumlara sığınarak,  çalışmayan hukukun üstünlüğünün bıraktığı boşlukları kullanarak    “dolandırıcılık”  esamesinde “borçlananlardan”  söz etmiyoruz…  Onların  suçlu sandalyesine oturtulup cezasını çekmesi gereken insanlar olduğunu da peşinen yazalım…
Fakat  bir sabah kalktığınızda bir de bakıyorsunuz ki insanlar  kendi iradelerinin dışındaki mali hareketlenmelerden dolayı iflas etmişler… Nitekim Türkiye’deki son mali krizin yansımalarını KKTC’de   hissederken çoğu vatandaş soruyor.  “Benim ne günahım var?”  İşte büyük sorun budur!
ÇÖZÜM:  Bu ülkede  “alacaklılar”  da en az  “borçlular”  kadar mağdur oluyorlar…  Mazbata Mağdurları konusunda yasalar yapıldı,   pek çok laflar edildi…  Tutmadığı belli çünkü artık polis devreye girdi,  tutuklamalar yapıyormuş!  Çare olacak mı?  Sanmıyoruz!