Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KKTC ERDOĞAN POLİTİKASI NEDENİYLE, GİTGİDE İÇİNDEN ÇIKILMAZ SİYASİ KAOSA SÜRÜKLENİYOR

Günlük sorunlardan başınızı kaldırıp Kıbrıs siyasi sorunu ile ne kadar ilgilenebildiğinizi bilemiyorum… Biz de mecburiyetten ilgileniyoruz çünkü gelişmeleri yorumlamak zorundayız… Diyelim ve son olaya bir daha bakalım:
Fakat önce, hemen her gün siyasi gelişmelerin seyrini izlemek zorunluluğunda düşüncelerimize zamk gibi yapışıp kalan saplantımızı anlatalım:
SİYASİ SORUN GİTGİDE SAÇMALAŞIYOR: Düşüncemiz bu! Çünkü aylardır Anastasiadis politikasının peşinde koşuyoruz. Nitekim adam TC’deki karmakarışık durumları da değerlendirerek siyasi sorunu istediği gibi yörüngelerken, artık Erdoğan’ın yüksek perdeden çıkan tehdit edici sesine de aldırmamaktadır! Çünkü Kıbrıs siyasi sorunundaki inisiyatifi ile o yüksek oktavdan çıkan sesin birbirini tutmadığını çoktan anlamıştır!
Tutun ki biz de aynı görüşü paylaşıyoruz! Çünkü Annan planından beridir Erdoğan AB’ye arkasını dönerken Türkiye’nin Kıbrıs politikasında elini zayıflatmıştır. Öte yandan, “nasılsa askerim, nüfusum, yatırımlarımla Kuzey Kıbrıs’ta varım dolayısıyla Güney istediği kadar dövünsün, umurumda bile değildir” tutumu ile de geçen zamanı Anastasiadis’in inisiyatifine kaptırmıştır.
O kadar ki dört aydır Anastasiadis’in müzakerelere başlamak için Türk tarafının kabul etmesini istediği “ortak metin” sorununu aşamamış, son bağlamda yelkenleri suya indirerek “tek egemenliği” garantörlüğünün devam etmesi şartında kabul ettiğini duyurmuştur!
GEÇEN ZAMANI RUM KULLANIYOR: Nitekim 2004’lere kadar Kıbrıs sorunu BM’ler ağırlıklıydı. Şimdi AB ağırlıklı oldu! O kadar oldu ki artık Kuzey’de her türlü etkinlik ve yetkisi ile en az Türkiye kadar AB de vardır.
Bugüne kadar finansmanıyla Güney Kıbrıs’ta at koşturan Rusya Rum Yönetimine BM’lerde destek verirken, şimdilerde Kıbrıs’ta askeri ve sivil uçaklarıyla Baf’taki Rum havaalanını kullanma yetkisinde vardır!
Rum Yönetimi Doğu Akdeniz’de doğal gaza ulaşırken, Türkiye’nin dışladığı ve düşman ilan ettiği İsrail ile ortak olmuş, bölgede Türkiyesiz yeni siyasi ve ekonomik dengeler oluşturmuştur…
Türkiye Mısır’dan kovulurken ayni Mısır Güney’le ekonomik işbirliği protokolleri imzalamaktadır! Son zamanlarda Türkiye’nin elinde kalan tek dostu ve para kasası olan Katar da Güney Rum Yönetimi ile ilişkileri geliştirmiş dolayısıyla Güney’in elini güçlendirmiştir…   
ABD Türkiye’ye gücenmiştir…       
İngiltere üslerindeki arazileri Rum’a peşkeş çekerken Türkiye ve KKTC’ye madik atmıştır…   
Güney Rum Yönetimi, Türklerin AB Parlamentosunda iki sandalyeye sahip olmalarını tek egemenliği perçinleyecek bir açıkgözlükle Güney’de oy kullanmaları şartına bağlamıştır… Ve ilahi…
TÜM BU İÇ VE DIŞ GELİŞMELERE KARŞILIK: “Kim korkar hain kurttan” diyebilir miyiz? “Canım Anastasiadis’li Rum da kimdir ki” rahatlığında rölantiye yatabilir miyiz? Çünkü karşımızda sadece “tekil” cismiyle bir Güney Rum Yönetimi ve halkı yoktur… AB vardır, BM’ler vardır, Rusya vardır, İngiliz’i Yunanı vardır…
Dolayısıyla her sıkıştıkta bir “koşul” öne sürüp biraz daha zamana oynamak mümkündür ama o zamanı bir yandan da Rum’un aleyhine gelişecek politikalarla örmek gerekmektedir… Oysa yukarıda saydık: Zaman Rum’dan yana gelişiyor! Ve bunun da tek sorumlusu Erdoğan politikası oluyor!           

**********

VE TEK EGEMENLİK OLAYINA BİR DAHA BAKALIM
Bir kere yola çıkarken çok ödün verdik… Rum’un bizden istediği son ödün ise adada çözüm olacaksa bunun “tek egemenlik” şemsiyesi altında olmasıdır.
Dam başında saksağan vur beline kazmayı! Nereden nereye? Hani 1974 sonrası tüm toplumca mutabakata vardığımız “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı, TC’nin garantisinde bir federal sistem,” nerede “tek egemenlik, tek temsiliyet, tek kimlik” olayı! Demek ki neymiş? Siyaset!     
Ne siyaset ama! Geçen gün de Hristofyas Mağusa’da belediyenin düzenlediği bir toplantıda konuşmuş, diyordu ki “ne güzel Talat’la anlaşıyorduk. Hatta çapraz oylama konusunda bile anlaşmıştık…” Malum, şu tek egemenlik konusunda da anlaştılardı! Eee ne oldu da çözümü başaramadılardı? “Türkiye bırakmamış!” “Bırakmayan” Türkiye’ye bakın! Gele gele tek egemenliğe geldi! Üstelik “kabul” diyor!  
EH ERDOĞAN KABUL EDER DE BEN Mİ KABUL ETMEM! Bir kere tek egemenlik kabul edildikten sonra öyle federe kanatlarda ayrı egemenlik istemek abestir…
Türk’ler AB’ye duhul eyleyeceklerinden ve de tümden Kıbrıs AB’li olacağından, artık TC’nin garantörlüğünün hükmü kalmaz… Zaten akıl var mantık var: Hem TC Kuzey’de kalacak hem Kuzey AB’li olacak. Olmaz!
Olmayacak bir başka husus daha vardır: Artık AB’nin bir üyesi durumuna gelecek Kıbrıs’tan kaçınılmazlığı ile AB parlamento ve Konseyi yetkili sorumlusu olurken, “tek egemenlik” altındaki “tek kimlik sahibi Kıbrıslılar da o yetki ve sorumluluklarıyla AB’li olacaklardır değil mi? Dolayısıyla iki bölge de olmayacaktır! Olacak olan “TC’liler giderken Kıbrıslıların yerli yerlerine dönmesidir!”
İŞTE SİZE BİR PARADOKS! Yukarıda AB’li oldukta ne olacağımızı inadına anlattık! Değil mi ki Erdoğan “tek egemenliği kabul ederim” dedi! Barış değil mi? Bir adım ileri çıkarak diyoruz ki “AB’nin güvencesi Kıbrıslılara yeter…”

**********

KISACA TAKILDIKLARIMIZ
Kimileri ekonomiye müdahale edilmesini istiyorlar kimileri “dur durak bilmeyen dövize!”
Üstelik bu çağrıyı yapanlar da kelli felli ekonomistler, ticaret erbabı, ilgili STÖ’leri… Sanırsınız ki bizim darphane “para” basarken “altın borsamız” var! Lefkoşa Menkul Kıymetler Borsamız da çatır çatır çalışırken son günlerde düşüş yaşamakta…
Sizleri Allah duysun! Keşke öyle olsaydık… Oysa ne olduğumuz ortada? Ki böylesi çaresizlik ortamlarına düştüğümüzde anlarız: Sahip çıkmamak için kırk yıldır elden geleni yaptığımız “bağımsız bağlantısız devletin ne olduğunu! “
Sonuçta ya Türkiye’ye muhtaç bir dide olarak kalacağız, yahut “elinden kurtulduk” derken Rum’un emrine gireceğiz… KKTC de bir zamanların nostaljik masalı olarak kalacak!
HASTANELERDEKİ RANDEVULU SİSTEM: Bundan bir süre önce Mağusa’dakini ayazlattıydım. Öncelikle hastanelerdeki görevliler sistemin birinci derecede yetkili ve sorumluları olarak “eğitilmelidirler” dediydim…
Bana söylendiği halde bir sorunu atladıydım ama: Randevu alanlar gününde ve saatinde gelmiyorlar… O zaman “Randevu” sisteme aykırı bir karmaşaya dönüşüyor…
Nitekim Lefkoşa Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Erksan Berkser yaptığı açıklamada 5 günlük sürede 582 randevulu hastadan yüz kişisinin polikliniğe gelmediğini açıkladı! Gelmemesi bir yana “randevusunu da iptal etme gereğini duymadı!”
Mağusa’da da aynı sorun var… Bunun anlamı şu olmaktadır: “İnsanlarımız sosyal haklarını kullanmasını öğrenemediler…”
Suçlanmamaları gerekir çünkü “öğretmediler!” Yıllarca kamu hizmetlerinde savsaklanan, işleri yokuşa sürülen, hantal bürokrasiden elaman çeken, olanca çağdaş sistemleri bile bu hantallık içinde ezip öğüten bir devletçi anlayıştır ki ne zaman bir reformist hareket ve sistem söz konusu olsa “insanlarımız yadırgıyorlar!” Israrla devam ettirmek, anlatmak, uygulamayı sürdürmek gerek ama…        
Kaldı ki bizzat Başhekim Yardımcısı itiraf ediyor. İptal edilmesi istenen randevular için telefon edenler karşılarında ya hep tutulmuş yahut cevap vermeyen telefonlar bulmaktadırlar… Demek ki hâlâ “görevlilerin eğitilmeleri sorunu” öncelikli sorun olarak devam ediyor…
POLİS GENEL MÜDÜRÜ KİMDİR? Sorun hâlâ çözülemedi… Dolayısıyla sorunun cevabı “kimsedir!” Buna karşın müdürlük benim hakkımdır diyen Eroğlu’nun adayı Pervin Gürler vekâleten görevi sürdürüyor. Şenay Kebapçı da Başbakan Yorgancıoğlu’nun desteğine sığınmış Gürler’in saf dışına itilmesini bekliyor ki kendisi Polis Genel Müdürü olsun…
Böylesi bir “terfi sistemi” size neyi hatırlatır? Memlekette “kural ve kuramların” değil, Cumhurbaşkanları ile Başbakanların yetki ve sorumluluklarına dayalı “kanunların” çalıştığını! Nitekim şimdilerde olduğu gibi eğer memleketin bu iki en yetkili ve sorumlu tepe adamları sürtüşürse, o memleketin polis teşkilatı “müdürsüz” kalır!
Reformlara gerçekten ihtiyacımız vardır ki artık bu anomalileri aşıp “demokratik hukuk devleti” olalım…