Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

1940’LARIN “KATAK”INDAN BERİDİR DİDİŞİP DURUYORUZ (KENDİMİZE BİR MODEL GİYDİREMEDİK)

Kıbrıs Türk halkı ilk kez “örgütlü siyasi yapılamasını” 1940’larda rahmetlik Necati Özkan’ın girişimiyle başlattıydı.
Türk halkı saflarındaki bu kıpırdanışa 1931 isyanından sonra Rumların Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi için başlattıkları “Enosis” mücadelesi neden olur. Türk halkı kuşku içindedir ki “bireysel mücadelelerinden örgütsel mücadeleye” geçer. Öncelikle amaç Türk halkını dağınıklıktan kurtarıp mesela Belediye seçimlerinde parça körçe olmaktan kurtarmaktır. 
Çünkü halk bir yandan Necati Özkan’la Fadıl Korkut’un, öte yandan Dr. Fazıl Küçük’le Necmi Avkıran’ın etrafında kümelenmişlerdi ki belediye seçimlerinde hem güç kaybına uğruyor hem de halk katlarında kamplaşmalara neden oluyorlardı…
Necati Özkan’la Dr. Küçük’ün girişimleri sonucunda “Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu” oluşturulur, Türk halkı ayrısız gayrısız bu siyasi şemsiyenin altında toplanır…
Yıl 1942’dir… Gelişmeleri, az biraz büyüyüp palazlandığımızda ve de Akkule Mahallesi’nin iki buçuk kemerli Osmanlı hanından bozma evimizin uzun sundurmasında büyüklerimizin volta atarken, tartışmalarını  izlerken öğreniriz.  Öğreniriz ki sonrası yıllara da taşınacak “liderlik tartışmaları” ile “ayrılık gayrılıklar” ne itecek ne bitecektir!  Nitekim ne KATAK’ın ömrü uzun sürer ne Dr. Küçük’ün 1944’de Necati Özkan’la anlaşamadığı için kurduğu “Milli Birlik”i!
Buna karşın her hatırlandığında, “bu nasıl bir gafletti” dedirten ve eleştirisi hiç bitmeyen olay hafızalardan silinmez!  O da KATAK’ın adıdır. Türk halkının liderleri Rum’un karşısında kendi kendilerini mahkûm ederek siyasi birlikteliklerini sağlayacak ilk harekete,  “Kıbrıs Türk Azınlık Kurumu” adını yakıştırırlar!
Ne demek “Azınlık!” Kelime yıllarca tartışılır,  bir siyasi gaf olarak yorumlanır. Fakat kadere bakın ki  bu “azınlık” kelimesinin şerrinden kurtulmak mümkün olmaz! Mesela 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti de “Türk halkını” azınlığa düşüren bir üniter devlet yapısına sahiptir. En basit ve somut ispatı da  “Cumhuriyette temsiliyetin  yüzde 70 Rum yüzde 30 Türk olmasıdır!..” Şimdi Özdil Nami’nin “azınlık” lafı ile yeniden gündeme getirdiği olaya bakalım:           

      **********      

  ÖZDİL NAMİ NE DEDİ

“Kimse Kıbrıs Türk halkını azınlık noktasına sürükleyemez. Halkı azınlık yapacak planı halkımızın önüne dahi götürmeyiz…”
Doğrusu bu açıklamayı duydukta heyecanlandım.  “Kıbrıs Türk halkının da bu adada en az Rum halkı kadar hakka hukuka sahip olduğunu,  “siyasi eşitliği” çağrıştıran kararlığı ile CTP’li Özdil Nami’den bizzat işitmek, bana göre son günlerin siyasi arbedeleri arasında elle tutulacak en önemli gelişmelerden birisidir.
Tabi Nami’nin siyasi çözüm aşamasında, “Kimse Kıbrıs Türk halkını azınlık noktasına sürükleyemez” derken açılımlarında nasıl bir savunma ve önerinin sahibi olacağını bilemeyiz.
Fakat şunu biliriz: Eğer Kıbrıs Türk halkı bu adada her hangi bir federal sistemde bugüne kadar savunulan  “siyasi eşitlik” içinde yer alacaksa, bunun çözüme yansıyan tek ve vazgeçilmez anlatımı şu olmalıdır:
İki halklı, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistem… Kapsamında TC’nin etkin ve fiili garantörlüğü olur mu? Yahut  “iki Kurucu devlete” dayalı bir çözüm mü olur? Veya Federal Hükümetin Anayasal yetki ve işlevleri nasıl oluşturulur?  Bunlar ana başlığın altındaki unsurlardır…
Ve şunu ekleyeyim. “Federasyon” uluslar arası hukukta tek bir devleti ifade eder. Şu sıralarda Anastasiadis’in ısrarla savunduğu “tek egemenliğe dayalı Kıbrıs federal Devleti bu olmalıdır.”
Buna karşılık “Konfederasyon” Uluslar Topluluğudur ki Kıbrıs’ta iki devlet zaten vardır. Ve ne Rum tarafı ne Türk tarafı kendi devletlerini dağıtmak istememektedirler.
O zaman “Federal sistemde” buluşmak mümkün olabilir mi?  Dolayısıyla Eroğlu’nun savunduğunca, “İki Kurucu Devlete dayalı federasyon” diyeceğiz… Siyasi eşitlik de zaten böylesi bir yapılanmada olabilir…   

    **********     

   NE OLACAK BU HAYAT PAHALILIĞI
Önceleri gıdım gıdımdı! Nitekim Kendimi bildim bileli biliyordum ki iki yakası asla ve kata bir araya gelmediği için sürekli “battık” diye feryat eden memleketin mesleki kesimleri ile ticaret erbabından vergi alınamadığı için, “dolaylısına” dayanmak KKTC’nin vazgeçilmez mali politikasıdır…
Bu nedenle ikide birde şu veya bu emtiya ile hizmete yahut elektrikle gaza veya akaryakıtla harçlara zam gelmesi de olağandır. Yeter ki çok yakmasın! Fakat son dönemlerde bırakın yakmayı,  “delip de geçmekte!”
Pahalılıktan söz ediyoruz. Geçen yıllardan kalanların üzerine yenilerini yığıyorlar. Ve artık yaşanamaz bir ülke yaratıyorlar.
CEBİMİZE GİRENLE ÇIKANDAN BİLİRİZ: Ki bunu bizim gibi “sabit ücretlilerden” iyi bilen de olamaz. Çünkü aldığınız “maaş” kadar harcarsınız… Ne tasarruf ne faiz ne de kâr! Dolayısıyla ölçü, cebinize giren para ile çıkan kadardır. Hesabı da maaşınızla 30 günün bölünmesidir…
İşte son zamanlarda tutmayan hesap, maaşların pahalılık karşısında beş on gün içinde eriyip gitmesidir…
Nitekim ben zaman zaman TC’den gelenlere sorarım:  “KKTC yiyecek, giyim, elektrik, hizmetler yönünden çok pahalıdır” derler… Geriye zaten ne kalır ki?
Tabii pahalılık olayını ekonomistler gibi değerlendiremiyoruz… Ancak yaşıyoruz! Ve diyoruz ki “artık yaşanmaz!”
ÇÜNKÜ: Bu ülkede kimselerin görmek istemediği sosyo-ekonomik olaylar da yaşanmaktadır. Her yıl üniversitelerden yüzlerce öğrenci mezun olmaktadır. Kaçı istihdam olanağı bulmaktadır ki? Pekala bu genç insanlar hayatlarını nasıl idame ettirmektedirler? Ailelerinin parasal yardımları ile… Devletin yükümlülüklerini çoğunluğunca yurttaş üstlenmektedir…
Hastanelerde yatan hastalarına bile günde yüz yirmi lira vererek bakıcı tutmak zorunda kalınmaktadır… 
Çocuklarını daha iyi okutup yetiştirmek için derslerden derslere koşturtan ailelerin harcamaları korkunçtur…
Ve yaşanası bir sosyal hayat vardır: Giyim kuşam ister, bakım ister, az biraz soluk alacak eğlence ister…
KISACA. Hayat gitgide çekilmez oluyor. Bu haliyle bu ülkeye bırakın Kumar oynayanların ötesinde turist gelmesini hayal etmek, kendi insanımızı ayakları üzerinde tutmak bile mümkün olmayacaktır… Zat’ı devletleri azıcık frene basıp dolaylı vergileri durdurmazsa eğer, 2014’e cascavlak gireceğiz!     

  **********      

NE “HAL” SORUNUNU NE “ET KOMBİNASINI” HALLEDEMEDİK
Bu ülkede birisi tarım ürünleri diğeri hayvancılığa bağlı  “et” olmak üzere iki olayın iki sorunu hiç bitmedi.
Çünkü ne yılan hikâyesine döndürülen “Hal yasası” çıkartıldı ne de doğru dürüst “et kombinası” devreye sokuldu…
Geçtiğimiz günlerde ellerinde yine ürünleri kalan Tarım kesimi feryat ediyordu: “Hâlâ Hal Yasası geçirilmedi. Artık geçirin” diyorlardı!
Et Kombinası ta İrsen Küçük’ün UBP’deki Tarım Bakanlığı dönemine uzanır. Yapıldı, çalıştırılmadan atıl bırakıldı… Ve “et” hâlâ altın kadar değerli bir gıda maddesi olmaya devam ediyor ki “fiyatlarını bir dirhem aşağıya indirmek mümkün değil…”
“Sorarsanız ya hayvancıda hayvan vardır fakat fiyatları düşürmemek için satmıyor, elinde tutuyor veya hayvanı vardır fakat Kasaplar ya beleş ellerinden alıp fahiş fiyatlarla satmaktadırlar…”
Yani öylesine bir düzen kurulmuş! Millet nispeten ucuzdur diye tavuk yemekten mutasyona uğramış, neredeyse gıdıklayıp yumurtlayacak ama “et dediğiniz nesne”nin fiyatı dikildiği yerde millete nanik çekiyor!
Eee artık yapın bir şeyler! Et kombinasını devreye sokun, kasaplara satışları sistemleştirin. Sebze meyve Hali yapın, üreticinin ürünlerini değerlendirin… İşte yapın bir şeyler!