Hem Türkiye hem de KKTC medyasının manşetlerinde yansıyan dünkü haberlerde, Sn. Meclis Başkanı Sibel Siber başkanlığındaki Meclis heyetinin Ankara’ya yaptığı resmi ziyaret vardı.
TC Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’la yaptıkları görüşmeler yansıtılıyor, KKTC Meclis heyetinin çok iyi karşılanması yanı sıra Ankara’nın her hal’u kârda bundan sonra Kıbrıs Türkü’nün yanında yer alacağı, dosta düşmana özellikle duyuruluyordu…
Cemil Çiçek, “Hükümetler değişse bile Kıbrıs politikamız bundan sonra da asla değişmeyecektir” diyerek gelecek için güvece veriyordu… Ve özellikle altını çizerek şöyle diyordu: “Ancak iki ayrı devlet ve siyasi eşitliğe dayalı bir anlaşma kalıcı olabilecektir…”
Meclis heyeti, Gül’ü, Erdoğan’ı ziyaret ediyor ve “saatlerle” ifade edilen görüşmeler yaparlarken sorunları da seslendiriyorlardı…
İŞTE DEVLET BUDUR: Meclis Başkanı Sn. Siber’in heyeti ile birlikte gerçekleştirdiği Ankara ziyaretini çok önemsiyorum. Çünkü yıllardır şu üç hükmü savunuyorum:
BİR: Devletsek eğer devlet gibi davranacağız. Ve devlet olarak ötemizdeki devletlere gösterdiğimiz saygı kadar da saygı bekleyeceğiz.
İKİ: Ve bileceğiz ki KKTC’yi tanıyan, garanti hakkı nedeniyle kırk yıldır can mal güvenliğimizi sağlayan, var oluşumuza parasal yardım ve yatırımları ile sürekli katkıda bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devletidir…
ÜÇ: Dolayısıyla “iki devlet arasındaki sorunları aşmanın yolunun Ankara’ya anlatmak olduğunu, anlatılırsa kesinlikle anlayacağını” da bileceğiz.
Öyle zannediyorum ki Siber başkanlığındaki Meclis heyeti Ankara’da gördükleri hüsnü kabul nedeniyle hem memnun olmuşlardır hem de bir devletin Meclis Başkan ve heyeti olarak ağırlanmaları nedeniyle gururlanmışlardır…
Devlet fazilettir… Yanı başımızdaki Rum, Kıbrıs Devleti’nin “devletlusu” oluşunu kaybetmemek için kendisine Annan Planı ile sunulan büyük kazanımları elinin tersiyle itmiş, yüzde 85 “hayır” diyerek ret etmiştir! Bugün de eğer Anastasiadis Masaya oturmuyorsa, tüm adanın egemen devleti olarak siyasi tanınmışlığını sürdürmek istemesindendir…
KALDI Kİ: Anayasamız, Meclisimiz, Cumhurbaşkanımız, Başbakanlı hükümetimiz tüm devlet organlarımızla 40 yıldır onca baskı ve eza cefaya karşın sürdürüp götürdüğümüz çok partili demokratik sistemimizi neden Rum’un “ada egemenliği” sevdası için parça körçe edelim ki? Gidip Rum Cumhurbaşkanından tekmil almak için mi? Rum çoğunluğuna dayalı hükümranlık içinde emir kulları olmak için mi? Kabul edilmeyen siyasi eşitliğimize nazire azınlığa dayalı bir muhtar cemaat durumuna düşmek için mi?
Kısaca ne diyorduk? “Olmaya devlet cihanda devlet olmak gibi!” ********** SU GELECEK GELMESİNE DE ÜRETTİKLERİMİZİ KİME PAZARLAYACAĞIZ Dün Havadis Gazetesi’nin manşetinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletine, TC’den borularla can pompalayacak “suyun” haberi vardı…
Sadece “işte büyük olay” demedim. “Dünyasal bir olay” dedim. Zaten dünyada ilk kez gerçekleştiriliyor ki mesela New York Times Gazetesi “deneysel bir proje” olarak lanse ediyor! Havadis Gazetesi’nden Esra Aygın’ın sorularını cevaplarken bu spekülatif haberlere de değinen Türkiye Devlet Su İşleri proje müdürü Birol Çınar diyor ki “Çok yakında bu projenin hep birlikte yapılabilir olduğunu göreceğiz.”
Kısaca borular döşenmeye başlandı bile. Sadece Güzelyurtta 6 bin 400 hektar, Mesarya’da 7 bin 400 hektar sulanacak. En önemlisi çeşmelerden içilebilir sular akacak.
FAKAT: 1960’lardan beridir “su” dediğimiz bu adada suya kavuşmanın elbette ki büyük heyecanını yaşıyoruz.
Fakat bir yandan da şaşıp kalıyoruz! Çünkü yıllardır sorulası sorular cevap bulamıyor. Mesela bu dev gibi yatırıma karşılık neden Kıbrıs Türk halkı hâlâ Mersin gümrüğünü aşamıyor? Neden Kıbrıs Türk ekonomisi ambargolar altında vizilerken Türkiye’nin büyük pazarına giremiyor?
Nitekim geçtiğimiz günlerde yine bu “köşemizde” dertlenirken sorduyduk: “Eğer ürettiklerimizi Mersin gümrüğünden geçiremiyorsak, geçirmiş olsak bile diğer ülkelere uygulanan vergi mevzuatları ile sıkboğaz ediliyorsak; o zaman neden “ekonomik ve mali tedbirler paketi ile ilgili reformları” ciddiye alalım ki? Eğer ürettiğimiz elimizde kalacaksa neden üretelim neden özelleştirelim?
Ki su gelecek, kurak topraklar suya doyacak. Amma ve lakin onca tarımsal ürün ellerde kalakalmışlığı ile değişmeyen makûs talihimize tükürmeye devam edecek! Anlaşılır gibi değildir ki işte bu büyük sorun nedeniyle söylüyoruz:
“Alın iş adamlarını, bilirkişileri. Ankara’ya, ilgili örgütlere çıkarma yapın. Anlatın ki anlasınlar… Yoksa değil borularla su akıtmak, gökleri yarıp aylarca yağmurlar da yağdırsanız, Kıbrıs Türk ekonomisine tırnak kadar yararı olmaz! ********** BELEDİYELERİ YA BİRLEŞTİRİN YA ZAPTU RAPT ALTINA ALIN
Hangi sektörel sorunu kaşısanız, altından “kötü yönetim”le ifade edilen asıl büyük sorun çıkar!
“Belediyeler sorunu” bu “KKTC’ye has sorunun bir parçasıdır.” Köylerde bile “Belediyeler” oluşturduk… Aralarında beş on kilometrelik mesafe bulunan yerleşim birimlerini “ayrı ayrı belediyeler” haline getirdik! Üstelik “seçimleri” nedeniyle parasal ve siyasi külfetlerini de düşünmeden!
Geçtiğimiz günlerde bir gazetemizde küçücük köylerin belediyelerinin bünyelerindeki işçi ve personel sayıları yayınlandıydı. Baktım ve küçük dilimi yuttum! Yahu dedim kendi kendime: “Biz bu kadar mı bonkör bir toplumuz? Biz ki TC açıktan para pompalamasa aç bilaç kalacağız! Bir yandan ambargolardan, Mersin gümrüğünü aşıp ürünlerimizi pazarlayamamaktan şikâyet ederken, işadamları “battık” diyerek tek kuruşluk vergi vermezken, bu ne bonkörlük?”
Sonra şöyle düşündüm: “Yok, eğer amaç “belediyeler” adı altında istihdamlar gerçekleştirip az biraz işsizliği önlemekse, hadi cabasından “varsın olsun” diyeceğiz. Fakat biliyoruz ki o istihdamlar da Belediye Başkanı hangi siyasi partiye mensupsa o siyasi partililer içinden yapılmaktadır.”
MESELA: Paşaköy Belediyesi’nin 37 personeli var… Geçitkale’nin 44, Akdoğan’ın 33, hemen bir adımlık ötedeki Vadili’de 35 personel var… Erenköy’ün maşallahı var, başkanı Özay Öykün yaradana sığınmış bir ordu kurmuş: “118 personel!”
Sonra ne oluyor? “Belediyeler battı” oluyor… Buna karşılık hâlâ şikâyet edecek takadı bulmaları mucize!
Kısaca ya belediyeler yeniden dizayn edilir, bazıları yan yana konur birleştirilir veya “belediye” olarak işlevlerine devam edeceklerse akıllıca düzenlemelerle personel sayıları, nüfusa ve hizmet alanlarına göre kısıtlanır… Galiba başka çaresi de yoktur…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























