Zor iştir kurulu olan yapıdaki çürüğü, çatlağı içeriden tamir etmek.
Çatlak da, çürük de olsa bir denge vardır kurulu olan yapıda.
Kırığı ve çürüğü görüp eleştirene de zamanla konfor alanı yaratır kurulu olan yapı.
Bildiği ile mücadele edip eleştirmek, risk alıp köklü değişime yönelmekten daha kolay gelir.
O çürüğü kökten ortadan kaldırmayı erteledikçe değişim adına yapıldığı düşünülen her değişiklik bir önceki durumu arar duruma getirir. Değişen aslında kişilerden başka bir şey değildir.
Bundan dolayıdır, daha iki yıl önce erken seçim yapılmış olsa ve muhalefet partileri iktidara gelmiş olsa da ümitsizlik ve bıkkınlık artmaya devam etmiştir.
Seçim öncesi “partili” olanlar bile seçim sonrası partilerini yerden yere vuruyor.
Alternatif fikir, program ya da yönetim tarzı ve kadro var mı ortada konuşulan.
Bugün CTP, daha sonra da UBP, DP ve TDP kurultay yapacak.
Kuzey’deki gidişat böyle gider mi diye sor, partili partisiz hemen herkes “hayır” der.
Değiştirilmesi lazım mı diye sorun.
Çok daha gür bir sesle “evet, hem de hemen” denir.
Ha aynı şeyi parti içindeki yeni nesil de istiyor deseniz.
Başta söylenenler bir anda “hele biraz dur bakalım” olur.
Niye?
İki sebepten dolayı.
Birincisi, akıllara bu işin içine yeni nesli sokarak acaba arka planda Türkiye mi var sorusu geliyor. Böyle bir olasılık bugünü de aratacak bir tablonun ve kadrolaşmanın çıkmasına sebep olacağı endişesini taşıyor.
Haksız da değil bu yorumu yapanlar.
Sağ olsunlar Türkiye devletini temsil edenlerin “ağabeylikten” ziyade “ağalık” algısı yaratacak üsluplarının etkisi var bu önyargının oluşmasında.
İkinci sebep de kendi katkımızla yarattığımız, “sahibi” olduğumuz pek bir şey kalmadığından.
Siyasi partilerimizi de tarihe gömersek adada artık her şeye yabancılaşmış olacağız endişesi var.
Doğru ya da yanlış bilmeden bu psikoloji “eski tüfeklerin” kendi sahip olduğum şeyi iyi olmasa da ben başkasına yedirtmem görüşünün partilere hakim olması sonucunu doğuruyor.
Ruh hali böyle olunca siyasette mantık yerini iyice duygusallığa ve paranoyaya bırakıyor.
Duygusallığın da yol alınamamasına sebep olduğu ortada.
Örneğin bugünkü CTP Kurultayı’nda “başka aday olmayacaksa aday olurum” diye şart koştuğu söylenen Talat aday. Partiyi ancak öne sürdüğü bu şartla bir arada tutacağını düşünüyorsa vay Talat’ın ve CTP’nin haline.
Halbuki CTP gibi bir partinin toplumun tüm kesimlerinden onay alabilecek ve yeni nesle de rahatlıkla yönelebilecek yetkin, cesur genç siyasetçileri var. Bu kurultayda onların ortaya koyacakları değişim odaklı program ve kadroları ile yarışabilecekleri bir zemin hazırlanmış olsa daha doğru bir yaklaşım olmaz mıydı?
Talat seçildiğinde Başbakan’ın parti başkanı olmayacağı bir hükümet modeline gidilecek.
Başbakanlığın atanacak kişi ile parti genel merkezinden yönetilmeye çalışılacağı bir modele geçilmiş olacak.
Bu yönetim modelini kabul edecek birinin Başbakan olarak görevlendirilmesi bir yönetim zafiyeti ve otorite boşluğu doğurma ihtimali ortada. Ha atanacak kişinin ne münasebet Başbakan benim diye ülkeyi yönetmeye çalışmasının da parti genel merkezi ile doğuracağı keşmekeşin ülke gündemi için ayrı bir dert olacağı da ortada.
Mantıkla açıklamak mümkün mü CTP’nin kendini içine sürüklediği bu durumu. Pazartesinden itibaren bir sonraki seçime kadar bu yönetim şekliyle ilgili polemiklerle yatıp kalkacağız.
Varlığımızı bu adada sürdürebilmek için yalnızca partisini değil tüm toplumu kucaklayabilecek “geldi ve değiştirdi” dedirtebilecek siyasetçilere ihtiyaç varken bizim yeni maceralara sürüklenecek lüksümüz yoktur.
Belki de bundan dolayı Rum ile bir anlaşma yapmanın iç siyasette yaratabileceği travma bile toplum ve parti tabanlarını siyasete ve siyasetçinin rolüne daha farklı bakmaya zorlayacak bir fırsat kapısı olacaktır.
Yoksa istediğimiz sıklıkta demokrasi ve değişim adına erken seçim ve parti kurultayları yapalım siyasi yönelimimizdeki duygusallığı mantıkla buluşturabilene kadar bir sonuç almamız mümkün olmayacaktır.
Her tepki verdiğimizi sandığımızda aslında değiştirsek de farkında olmadan aynı siyasileri seçiyoruz.
Doğada olduğu gibi umutla gelen yağmur damlalarıyla değişimi değil aslında aşınmayı daha da derinleştiriyoruz.
































