AKP iktidarı hem içte hem de komşu ülkelerde birçok kesimi aynı anda karşısına almayı başardı. Bu ülkelerdeki yönetimler geçmişte de Türkiye’ye sıcak bakmıyorlardı, ama bu kez farklı olan, bu derece aktif ve açıktan tavırların karşılıklı ortaya konmuş olması ve savaşın eşiğine gelinmiş olması.
Bu noktaya nasıl gelindiğini bir bütün olarak değerlendirmek için arka plandaki vizyonu ve bunun başarıya ulaşması için ortaya konan üçayaklı planı hatırlamak lazım. Gerçekleşeni planla karşılaştırmak lazım.
Yeni “Türk vizyonu” bir uluslararası meydan okuma edasıyla ortaya konmuştu.
Hatırlatmak için tekrarlayalım, ne demişti Davutoğlu?
“Konu bizi ilgilendiriyorsa, bizim de söz hakkımız var.”
“Etrafımızda olan gelişmeler sonucunda oluşan krizlere, yalnızca tepki veren ve bedel ödeyen bir ülke olmak istemiyoruz.”
“İşin başından içinde olmak ve inisiyatif almak istiyoruz.”
AKP’nin kendi koyduğu hedeften ne kadar uzakta olduğunu anlamak için bu vizyonun arkasındaki planın üzerinden gitmek lazım.
Hedef Türkiye’yi bölgesel bir güç merkezi yapmaktı.
Dış siyasetteki bu yeni vizyon için öncelikli olarak dıştan değil içten başlanıldı.
Adına da iç siyasi girişim ya da güncel adıyla “açılım” denildi.
Bölgede Batı’nın çıkarları için “köprü” değil bölgesel merkez olmak isteyen bir ülke, kendi içinde özgürlüklere sınırlama getirirse, dışarda da meşrutiyet problem olur denildi.
Devamında da iç siyaset, ekonomi ve hoşgörü kültürüyle ilgili şu tespitler yapıldı.
Türkiye tek parti iktidarlarında bile kısa süreli iyi dönemler yakalasa bile bir şekilde yarattığı kutuplaşmadan dolayı içteki siyasi düzen ve huzuru bir türlü sağlayamadı.
Çoğu zaman da siyasetteki sürpriz dalgalanmalar ile birlikte sıcak para ve geçici olan özelleştirme gelirlerine bağımlılığı olan ekonomisini kırılganlıktan kurtaramadı.
Terörden dolayı, kültürel farklılıklara hoşgörüyü sağlamlaştıramadı.
Bu tespitlerden hareketle içteki siyaset ve ekonomik düzenle, kültürel farklılıklara hoşgörüyü sağlam temellere oturtulma ihtiyacı, bölgesel güç olmanın gerekliliği olarak ortaya kondu.
Siyaset ve ekonomideki istikrarın kökünde de hoşgörü kültürünün eksikliği en büyük engel olarak ortaya kondu.
Güvenlikle ilgili endişelerin ortadan kaldırılmasının ile özgürlüklerin artırılmasının, ayni anda başarılması gerekli olduğu düşünüldü.
“Özgürlük artarsa güvenlik riske edilir” inancını ortadan kaldırmak için bu yolda problem olacak unsurların hepsinin üzerine gidildi.
Özgürlüğün artmasıyla zamanla aidiyet duygusunun çok daha güçleneceği düşünüldü. Özgürlük artmadı, aidiyet duygusu da giderek Türkiye’nin bütünlüğünden etnik, din ve mezhep ile ilgili aidiyetlerin artmasına sebebiyet verdi.
İyi niyetle ve kağıt üzerinde gerekçeleri mantıklı gözükse de bu girişim kontrolden çıktı.
Şu anda gelinen nokta, bu girişimin dış siyasetteki vizyona yapacağı olumlu katkı yerine, teröre karşılık APO’nun aşamalı bir şekilde tahliyesi ve Türkiye’yi anayasal değişikliklerle bölünmeye kadar götürecek safhaya getirmiş olmasıdır.
Türkiye’yi merkezi güç yapma planının ikinci ayağına “çevre ülkeler boyutu” ya da yine güncel adıyla “komşularla sıfır problem” denildi.
Komşu olan ülkelerle problemleri çözmesi veya daha da önemlisi çözmek için geçmişe göre farklı bir söylem ve diyalog halinde olması bölgeye uzak olan dış aktörlerin bölgeye ve Türkiye’nin etki alanına müdahil olmasının önüne geçeceği düşünüldü.
Böylelikle komşularla uzaktan suni problemler yaratarak, fırsat kollanması riskinin azaltılacağı düşünüldü.
Siyasi istikrar dışında çevre ülkelerle problemleri çözüp olabildiğince entegrasyon sağlamanın ekonomiye katkısının olağanüstü olacağı hesap edildi.
Bununla ilgili de adımlar atıldı.
Birçok ülkeyle vizelerin kaldırılması ve ortak bakanlar kurulu toplantıları bunun en somut örnekleri oldu.
Barış ve istikrar alanı oluşturulmadan refah olmaz denildi. Bölgesel düzen içerisinde masayı kuranların içerisinde olunmasının altı çizildi. Bu çerçevede çevre ülkelerdeki tüm aktörlerle temas kurulacak diye de eklendi. Ama bunun taraflar arasında taraf tutmaya varmasıyla büyük bir risk oluşturacağı herhalde hesap edilemedi.
İlk önce Hamas ve sonrasında da Müslüman Kardeşler’e karşı din ve mezhep aidiyetini ön plana çıkartarak, bulundukları ülkelerdeki dengeler ve parçası olunduğu söylenen Batının tavrı kaale alınmayarak yaklaşıldı.
İyi başlamış olan bu süreç de AKP iktidarının din ekseninde siyaseti ön plana çıkarmasıyla taca çıkmış oldu.
Yeni Türk vizyonunu hayata geçirmenin üçüncü ayağı da küresel düzende ön planda olmaktı.
Burada da iyi bir başlangıç yapılmıştı. Türkiye bölgesindeki kuruluşlarda geçmişe göre son derece aktif rol aldı. Tarihinde ilk kez BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi seçildi. Aynı zamanda G-20 üyesi. Planın bu ayağında yolunda gitmeyen ve yürüttüğü siyasete de olumsuz yönde etki eden AKP iktidarını başta destekleyen AB’nin değişen tavrı oldu.
Başta Sarkozy ve Merkel olmak üzere AB’nin düşük düşürücü tavrı AKP’yi ekonomik ve siyasi bölgesel merkez olma hedefinden uzaklaştırdı. Giderek din ekseninde siyaset yapması için hem fırsat yaratmış hem de bunu içeride ve dışarıda çok daha rahat anlatabileceği bir sebep ve ortam oluşturmuştur.
Bugün gelinen noktada Türkiye-AB ilişkileri durma noktasındadır. Müslüman kamuoyu önünde de “Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak için ABD’den (“Şeytan’dan”) yana yakıla yardım istiyor” sorusuyla karşı karşıya kalınmış ve bölgesel güç merkezi olamadığını da göstermiş oldu.
Günlük siyasetteki karşılıklı demeç ve demagojiyi bir kenara koyarsanız AKP iktidarı içte ve dışta iyi niyetle başlangıç yapsa da, yeni Türk vizyonu adı altında hedeflediklerini başaramadı. Çok daha katılımcı ve meşru bir siyasi düzeni en fazla oyu ben aldım, benim dediğim olurun ötesine götürememiştir.
Bölgesel merkez olması için yapılması gerekenleri doğru tespit etmiş ama altı dünya siyasetinde bir an önce ön plana çıkma içgüdüsüyle aceleci davranıldığı için doldurulamamıştır.
Hatt-ı diplomasi değil sath-ı diplomasi diye yola çıkılmıştı.
Sath-ı diplomasiyi din ve mezhep eksenine hiç kaydırmadan, yalnızca ticaret ve yatırımları eylem aracı olarak kullanarak, sabır gösterilseydi, Türkiye hedeflerine belki hemen ulaşamazdı, ama daha uzağa gidebileceği bölgesel çekim gücünü yaratmış olurdu.
Hem içte hem de komşu ülkelerle etnik, din ve mezhep ekseninde siyaset yapmak yegane hedef olmuştur. Batıyı da “ne kaale al, ne de karşına al” siyasetiyle kafalayabileceği düşünülmüş ama Gezi Parkı olaylarıyla benzeri bir şekilde cevap verilince, hesap hatası yaptığını anlamıştır.
Bu çerçevede AKP’nin dış siyasetteki başarısız tablosuna başarı olarak yazabileceği tek konu bizim Kıbrıs sorunu kalmıştır.
Türkiye’deki iktidarın siyaseten devamlılığını sağlaması için Kıbrıs sorununun çözümüne bizim kadar ihtiyacının olduğu başka bir dönem oldu mu?
Aman dikkat.
































