Bizim üniversite yıllarımız hayli sert geçti. Yetmişli yıllar şiddet eğilimli bir gençliğe sahipti. Gerçi bu eğilimin zamane gençliğine bir darbe hazırlığı mazereti olarak edinselleştirildiğini yıllar sonra anladık. Ne yazık ki darbe sonrası da çok çekti gençlik. Sakatlar kayıplar verdi. Bir kısmı ciddi fiziki ve ruhsal travmalar yaşadı.
Sezen Aksu’nun “Kaybolan Yıllar” şarkısı eşlik etmişti üniversite yıllarımıza… İşin kötüsü pek çoğumuz o yılların kaybolduğunu farkında bile değildik o zamanlar.
Ne zaman ki fark ettik yitirdiğimiz zamanı, bir şeyleri kotarma adına bir çaba sarf etmeye başladık. Yılda bir kaç kez buluşup, gençliğimizde kuramadığımız dostluğu pekiştirmeye çalıştık.
İşte böyle bir sürecin sonucuydu 20-22 Aralık 2013 tarihleri arasındaki Kıbrıs turumuz.
İki hafta önce İstanbul Tıp Fakültesi 1982 Mezunlarından bir gurup Kıbrıs’taydı. Üçgün adamızı birlikte gezdik. Bugünkü yazımda bu gezi sırasında edindiğim bazı izlenimleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabii ki etrafımda mesleklerinde doruğa ulaşmış Türkiye’nin kalburüstü hekimlerinin intibalarını da dikkate alarak bunu yapıyorum.
Öncelikle şunu söyleyeyim. Biz istersek çok güzel organizasyonlar yapabiliyoruz. Kolay değildi. Kırka yakın hekimi ağırlamak, toplu halde gezdirmek için ciddi bir organizasyon gerekti. Bu konuda profesyonel yardım almak şarttı ki Adriyatik Turizm hazırladığı mükemmel program ve organizasyonla misafirleri çok memnun etti. Bu memnuniyet bana ülkem insanının yetenekleri hakkında bir kez daha umut verdi. Haklarını teslim etmem gerekirse çok başarılıydılar.
Cuma sabah uçaklar yaklaşık kırk dakika içerisinde ardı ardına inmişti Ercan’a. Üç uçaktan inen arkadaşlar tamamlanınca Otobüs LefkoşA’ya doğru yola çıktı. Dere boyu ve surlar içi gezildi. Büyük Han’da nefis bir öğlen yemeği yendi. Daha sonra Yeşil Hat gezildi.
LefkoşA maalesef hala çok pisti. Açıkçası arkadaşlarımla gezerken biri bana kirliliğin nedenini soracak diye ödüm koptu. Gezdiğimiz tüm sokaklarda yerlerde kağıtlar naylonlar uçuşuyordu. Sayın Kutlay Erk’in belediye başkanlığı zamanında turistlerin takip edip şehrin tarihi bölgelerini rahat bulması için çizilmiş mavi şerit kaybolmaya yüz tutmuştu. Arkadaşlarım kibarlıklarından mı, yol yorgunu olduklarından mı yoksa şehrimizin tarihi güzelliklerinden etkilendiklerinden mi, korkarak beklediğim soruyu bana sormadılar. Bende KKTC’nin başkentinin neden bu kadar kirli olduğunu anlatmaktan kurtulmuş oldum.
Akşamüstü Girne’ye giderken Merhum Cumhurbaşkanımız Sayın Rauf Raif Denktaş’ın kabri de ziyaret edildi. Belli ki bu kabir ileride ciddi anlamda bir ziyaretçi profiline sahip olacaktır. O zaman orasının albenisini artırmak gerekmektedir. Zira arkadaşlarımın kabri ziyaret öncesi beklentileri ile gördüklerinin hiçte örtüşmediğini söylemek isterim.
Konaklama Dome Hotel’de yapıldı. Şu kadarını söylemek isterim ki, otel idaresi ve personelinin misafirleri memnun etmek için harcadığı çaba çok üst düzeydeydi. Kendilerine buradan bir kez daha teşekkür ederim.
Cumartesi Girne şehri ve bölgesi gezildi. Girne Kalesi, Liman, St. Hilarion Kalesi. Karaoğlanoğlu Şehitliği ve Bellapais Manastırı’na gidildi. Doğrusu bir turizm ülkesi olma iddiasındayken müze ve ören yerlerinin , saat 15.30’dan sonra kapalı olmasını anlamış değilim. Bu uygulamanın verdiği dayatma nedeniyle bahsedilen yerleri tam doymadan hızlı gezmek zorunda bırakıldık. St. Hilarion kalesinin Walt Disney logosuna ilham olduğunu öğrenmek, Girne Kalesi’nde tarihin en eski batıklarından birini yakından görmek gruba ayrı bir heyecan kattı. Şunu da ifade edeyim, şehitlikte bir askerin yaptığı kısa ama etkileyici sunum da çok güzeldi.
Ertesi gün sabah doğuya hareket ettik. İlk önce St. Barnabas Manastırı ziyaret edildi. Ardından Salamis Harabeleri ve en sonda eski MaĞusa gezildi. Akkale’deki kapıdan içeri girerken bir arkadaşımızın yoldaki çukur nedeniyle ayağını burkup liflerini koparması bizi üzdüyse de MaĞusa Devlet Hastanesi’ndeki nöbetçi hekim ve personelin yaptığı atel sayesinde turumuza devam ettik. Eski MaĞusa gerçekten tam bir tarih kentiydi. Buna karşın arkadaşlarım bu şehir içine yapılan modern binaları, hele hele de Lala Mustafa Paşa Cami yanındaki İş bankası binasını anlamakta zorlandıklarını ifade etmekten çekinmediler. Elçiye zeval olmaz derler. Bir tanesi “İş Bankası Türkiye’de kültür ve sanatın hamisiyken burada bu işi nasıl yapmış anlamak mümkün değil” diye ciddi serzenişte bulunurken diğerlerinin onayını almıştı.
Pazar akşamüstü otobüsle Ercan’a yol alırken söz alan dostlar bir derleme yapmışlar, Kıbrıs gezisini söyle özetlemişlerdi:
– Kıbrıs bir kumar adası değildir. Görülmesi gezilmesi gereken müthiş güzel ören yerleri olan bir adadır. Ve bu yerlerin sayısı o kadar çoktur ki adanın kuzeyini bile üç günde doya doya gezmek mümkün değildir.
– Kıbrıs kentlerinin isimleri doğru söylenmelidir. Lefkoşe değil LefkoşA, Gazimagosa değil GazimaĞusa denmelidir.
– Kıbrıs olmasa Akdeniz olmazdı. Akdeniz olmasa dünya olmazdı. O zaman burası gerçekten Dünyanın merkezidir.
VE ŞİİR…
Bu hafta şiir köşemizin misafiri Nafia Akdeniz. Kendisi geçtiğimiz hafta çıkan “Yok” isimli kitabından sizler için aşağıdaki şiiri seçti:
Dikiş
İnceldiğin yerden
katlıyorum seni,
çoğalıyorsun, azalmayarak
ağlıyorum ben:
Bir,
tek,
ben,
bir,
tek,
sen.
Dik bu duyguyu,
yersiz yaranın
en zayıf yerine.
Dalgalanan denizin
kıyıya attığı dikiş
olsun, aşk!
Bir kitap…
“M.K.” Adlı Çocuğun Techir Anıları
Ermeni’lerin 1915 de ki techiri ile ilgili çok sayıda kitap vardır sanırım bunların içinde en ilginci, Baskın Oran tarafından hazırlanmış “M.K. Adlı Çocuğun Techir Anıları” isimli olanıdır. Hazırlanan diyorum çünkü aslında Baskın Hoca, Manuel Kırkyaşaryan’ın banda okuduğu anılarını aynen çözerek yayımlanması ile hazırlanmış. Ama ilginçliği bu kadarla sınırlı değildir. Bu gün kadar okuduğum “Techir” konulu yazımlarda genelde “Nefret” teması ön planda dır. Bu kitabı okurken nefretin “N”sini hissetmedim. Bana ilginç gelen esas nokta işte buydu.
Yaşadıklarını anlatırken olayların gelişimine dair yorumlar yok mu? Var tabii… Örneğin Manual Kırkyaşaryan “Techir’in” , Alman Kaizer’i tarafından planlandığına inanmış. Ve yine techir sırasında Ermenilerin zayiat vermesinden Türklerden çok Kürt ve Çerkezleri sorumlu tutmuş. Ama olayların yaşandığı devirde yaşadıklarını mevcut coğrafya ve konjonktür içinde yorumlarken asla nefreti ön plana çıkarmamış.
“M.K.”nin serüveni sonucunda hayatının bir dönemini Kıbrıs’ta geçirmiş olması ise kitabın bir başka ilginç yönüdür. Açıkçası ülkemizin bir dönemini onun ağzından okumak bambaşka bir ilginçlikti.
İletişim yayınlarına ait kitabı meraklısına önerirken, kitabın yanında bir CD de verildiğini ve Manuel Kırkyaşaryan’ın sesinden kendi anlatımında kitabı dinleyebileceğinizi de anımsatayım.
Anlayamadıklarım
Polise komutanını atama konusunda dahi anlaşamazken, polisin sivil otoriteye atanmasını istemek neme nedir, bu haftada bunu anlamadım…
Facebook Anketi
Bu hafta da sosyal medyadan “KKTC’de yaşamasanız nerede yaşamak isterdiniz?” diye sorduk ve üç saat içinde bu sorumuzun yanıtlanmasını istedik Yani tamam ciddi bir anket değil bu ama ilk sırada Kıbrıs Cumhuriyeti çıkması ve bunun oranının % 25 olması bana, Kıbrıslı Türklerin bu adayı terk etmeye hiç niyeti olmadığının delili gibi geldi. Yinede konunun sosyoloji bilimince incelemeye değer olduğunu düşünmeden edemedim. Ciddi anket yapan kurumlar bu temayı işleyen bir anket yapsa sonuç ne olur acaba diye de düşünmüyor değilim. Neyse uzatmayayım. İşte benim sorumun cevap dağılımı:
Kıbrıs Cumhuriyeti 22
Türkiye 8
İtalya 6
Avustralya 5
İngiltere 4
Kanada 4
Küba 3
Norveç 3
İsveç 3
İspanya 2
ABD 2
İzlanda 2
Thailand 2
Malta 2
Fransa 1
Brezilya 1
Almanya 1
Luksemburg 1
İskoçya 1
Seyşel 1,
Danimarka 1
Yeni Zelanda 1
Hollanda 1
Rusya 1
İsviçre 1
Danimarka 1
Zanzibar 1
OBJEKTİFİMDEN
St.BARNABAS MANASTIRI
































