Yorgancıoğlu hükümeti maalesef iyi başlayamadı. Ülke dışı sebeplerden kaynaklanan okkalı petrol ürünleri zammının ilk icraat olarak kayda geçmesi ciddi bir talihsizlikti. Gerçi arkadan gelen bir kaç olay olmasa insanlar bunu geçiştirebilirdi. Ne var ki, Başbakan’ın şeffaflık vaadinden sonra üstü kapalı konuşmaları buna engel oldu.
Başbakanımız, önce bir gazetecinin “Sayın Beşir Atalay sizi aradı mı?” sorusuna net cevap veremedi. Oysa bunun aleni olduğu çoktan ifşa edilmişti. Yenidirler heyecanlıdırlar diye iyi niyetle beklemek gerekir diye düşünürken, bir Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında da Sayın Başbakan, “Ülkemize TOMA gelecek mi?” sorusuna yine salto atarak cevap verdi. “Gelecek” ya da “Gelmeyecek” diyemedi.
İşte tam da bu noktada halkta soru işaretleri oluşmaya başladı. Seçimden önce vaat edilen şeffaflık ilkesi kenara mı itilmişti? İnanın bu sadece benim değil, birçok vatandaşın kafasını kurcalayan bir soru oldu.
Açıkçası, ben bu noktada hükümete bir uyarı değil ama bir hatırlatma yapmak ihtiyacı duymaktayım:
Sayın Başbakan,
Siz, hükümeti, Sayın Siber’den devraldınız. Üzgünüm ama Sibel Siber ve arkadaşları, en azından şeffaflık konusunda çitayı bir hayli yükseltmiş vaziyettedirler. Üstelik halk da bu şeffaflığı çok sevmiştir. Bu nedenle çita altından geçmeye çalıştığınız anda fark edileceğinizi ve bunun olumsuz bir etkileşim olarak size geri döneceğini biliniz. İnsanoğlu iyiyi gördükten sonra tekrar kötüye dönme belirtilerini gördü mü mutsuz oluyor. Bu konuda Sibel Siber hükümetinin gerisine düşmezseniz seviniriz…
Gerçi Başbakan’ın açık kullanmasını beklediğimiz ifadeleri parti genel sekreteri kullanıyor ama o da geç kalıyor. Üstelik hükümet adına değil parti adına konuştuğundan da halk yine tereddütte kalıyor.
Yıllar sonra kazandığımız kısmi de olsa şeffaflığı tekrar kaybetmeyelim.
Saygılar…
Anlayamadıklarım
Papa, “Ateistler de cennete gidebilir” demiş… Yorum bile yapamam. Anlamadım, anlayamadım…
Türkiye AB kapısında neden bekletilir?
Olimpiyat Türkiye’ye neden verilmez?
– Ben de sizin kulübünüze üye olmak istiyorum.
– Hay hay efendim! Ancak bize üye olmanız için bazı kriterleri yerine getirmeniz gerekir.
– Ne kriteri canım? Benden iyisini mi bulacaksınız? Bakın gencim, güçlüyüm. Daha ne?
– Bunlar kriter değil efendim…
– Peki söyleyin bakalım. Sizin kulübe üye olabilmem için ne gibi şartları yerine getirmem lazım?
– Bir kere en az lise mezunu olmanız gerekiyor.
– Ortaokuldan terkim ben. Olmaz mı?
– Olmaz.
– Tamam bir “fasıl” yılsonu dıştan bitirme sınavlarına girer orta ve lise diplomasını alırım ben. Başka ne lazım?
– En az bir yabancı dil bilmelisiniz…
– Tamamdır o. Hızlandırılmış kursa gittim mi sene başına hazırım. Başka?
– Kılık kıyafet önemlidir. Smokin ve kravat mecburidir. Ayakkabılar boyalı olmalıdır. Sakal tıraşı şarttır. Bıyık da kabul görmez…
– Kravat mı? Olmaz. Ne o yahu ilmek gibi boynuna geçireceksin. Smokin ne yahu? Ben Blue Jeans’ten başka bir şey giymem. Ha bir de köyde şalvarı takarım. Ayakkabı mı? Yok artık! Bu zamanda takunyanın rahatlığı dururken ayakkabı mı giyilir. Üstelik ayakkabıların arkasına basarak ezmek zorunda da kalmayız değil mi ama? Hele sakal bıyık! Neler çektim ben bu şekli vereyim onlara? Kes demekle kesilir mi yahu?
– Olmaz efendim. Bizim koşullarımız bunlar. Bunlara uymazsanız üyemiz olamazsınız.
– Aman be! Kulübünüz sizin olsun. Bende kendi kulübümü toparlarım. Size mi kaldım.
– Siz bilirsiniz ama lütfen bize üye olmadan da ikide birde Briç Turnuvası’nın sizin evde yapılması için, ya da bizim kulübe üye olmak için gidip gelip dilekçe vermeyiniz…
– Vay! Anlamıştım zaten. Siz şekilci bir kulüpsünüz. Bana ve benim gibilere ön yargılısınız.
– Hayır! Biz sadece şartlarımızı ortaya koyuyoruz. Siz de bu koşulları yerine getirin sizi de aramıza alırız.
Yukarıdaki diyalog size bir şehir kulübü yöneticisi ile kulübe yeni kayıt olmak isteyen bir kişi arasında geçtiği gibi intiba yarattıysa da, aslında öyle değildir.
Dediğimi tam anlamak için yazıyı bir kez daha okuyun. Ama lütfen, Avrupa Birliği kapısında, Olimpiyat düzenleme isteği ile yanıp tutuşan Türkiye Cumhuriyeti’nin durumu ile örtüştürerek okuyun…
Çok uzattım galiba. Demek istediğim şu aslında: Devlet ol ya da insan ol. Bir cemiyete üye olacaksan kendi koşullarınla değil, onların koşulları ile üye olursun, ya da hep kapıda beklersin… Bunun dışında sebepler aramak Süleyman Demirel’in dediği gibi “Abesle iştigaldir.”
Biri artık bunu anlasın…
Ve Şiir
Hoşça Kal…
Hoşça kal, ölgün yanan ocak, ağzımdaki nane, soframdaki tuz
Çayımdaki tarçın, rakımdaki buz
Hoşça kal çürük dişli gecelerin ağrı kesicileri
Hoşça kal, “Besmele” ile başlanıp “Amin” denmeden biten
Boğazıma takılan zeytin, ekmek ve aş(k)
Hoşça kal, yutkunup, yutkunup yutamadığım telaş
Köpüklü kahvem, kana kana içtiğim suyum
Hoşça kal dikenli sözlerim, huyum, huysuzluğum
Deniz feneri, meltem, asmadaki üzüm, yere saçılan nar
Hoşça kal içimde derin yar(a)lar açan yar
Nergis satan çocuklara el eden rüzgar
Hoşça kal
Limasol’daki zeytin Trodoslar’daki kiraz
Hoşça kal sonbahar güneşi,
Yennar üşümesi Mesarya’dan daha kurak coğrafyamın
Makiden bodur cümlesi Hoşça kal!
Seferi bir aşkın yol hikayesi
Bedia Balses
OBJEKTİFİMDEN.. Girne Kalesi ve Liman
































