Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hem değerli hem önemli olmak

“Bu memlekette önemli insanlar değerli değil, değerliler de önemli değil” yargısını ilk kez Çetin Altan’ın bir yazısında okumuştum. O gün bugündür insanları bu kıstasa göre değerlendirmeye çalışıyorum: Sözü edilen kişi, değerli mi, önemli mi? Hem değerli hem önemli olanlar ise tadından yenmiyor. İşte, Çetin Altan, bu insanlardan biriydi.
Çetin Altan’ın adını 1962 yılında Ankara’ya tahsile gittiğim zaman duymuştum. Köyden kasabaya inmiş delikanlılar gibi el yordamıyla etrafımızı tanımaya çalışıyorduk. O güne kadar duymadığımız şeyler duyuyor ve okuyorduk. Bizi en çok etkileyen yazarlar da Çetin Altan ile İlhan Selçuk idi. Biri Milliyette “Taş” sütununda öteki de Cumhuriyet’te “Pencere” sütununda döktürüyorlardı.
Ayda 250 TL bursla idare etmeye çalışan biri için günde iki gazete almak mümkün değildi. (Aslında 4 lirası, pul parası olarak kesilirdi. Elimize 246 TL geçerdi.)  Lise yıllarında aynı sırayı paylaştığımız Hüseyin Celâl ile aynı yurtta kalıyorduk. O Hukuk Fakültesi’ne ben de hemen onun arkasındaki İlâhiyat Fakültesi’ne gidiyorduk. Yaz kış, soğukta ve sıcakta, Cebeci ile Dikimevi arasındaki yolu arşınlayıp duruyorduk. Hüseyin ile anlaştık; birimiz Cumhuriyet’i, ötekimiz Milliyet’i alıyorduk. Bu sayede ikisini de okumuş oluyorduk.
Çetin Altan’ın kendine has bir stili vardı. Dili kıvraktı ve kelimelerle oynamasını severdi. O yıllarda Küçük Sahne Tiyatrosu’nda “Mor Defter” oyununu izlemiştik. Daha sonra da TİP milletvekili olarak Meclis’teki maceralarını izlemeye başladık. Mecliste o güne kadar duyulmamış şeyler söylüyordu. “R” harflerini yuvarlayarak çektiği nutukları büyük bir heyecanla dinliyorduk.
Meclis’teki tutucular Çetin Altan’a fazla tahammül edemediler. Bir gün kürsüde konuşurken Adalet Partililer saldırıya geçtiler ve tekme tokat onu yere serdiler. Arbedede gözüne aldığı bir darbe sonucu görme yeteneğini büyük oranda kaybetti. Meclis’te yaşadığı bu serüvenli günleri, daha sonra “Ben Milletvekili iken” adlı kitapta yayımladı. Roman gibi.
O günlerde üniversite gençliği arasında yürütülen en hararetli tartışmalardan biri de “Çetin Altan gibi whisky içen biri solcu olabilir mi?” konusuydu. Solcuların bu whisky karşıtlığına anlam veremediğim için whisky içenlerin de solcu olabileceğini savunanlardandım. (Yıllar sonra Kıbrıs’a döndüm ve CTP Genel Sekreter yardımcısı oldum. İlk seçimlerden birinde Parti Başkanımız Özker Özgür, Sarayönü mitinginde whisky ile burjuvazi arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmış ve whisky içenlerin behemehal burjuva olduklarını ve bizden olmadıklarını vurgulamıştı.)
Milletvekilliği sırasında Çetin Altan’ın elini sıkma fırsatını bulmuştum. İstanbul’dan Ankara’ya gelen birkaç arkadaş, İşçi Partisi’ni Meclis’te ziyaret etmek için randevu almışlar. Zorla beni de yanlarına alarak Meclis’e gittik. (Babamın prensibiydi: “Davetsiz köpeğin düğünde yeri yok”.)
Uzun koridorlardan geçip bir salona girdik. Mehmet Ali Aybar hemen koşup bizi karşıladı ve hilâl şeklinde dizilmiş koltuklara oturduk. Yanılmıyorsam Rıza Kuas ve Tarık Ziya Ekinci de oradaydı ama konuşan çoğunlukla Aybar idi. Aybar bende bir “Osmanlı efendisi” izlenimi uyandırmıştı.
Biraz sonra salona Çetin Altan girdi. Ekinci ayağa kalkıp “Çetin, bak, Kıbrıs’tan misafirlerimiz var” dedi. Çetin Altan geldi, teker teker ellerimizi sıktı ve tek kelime etmeden koltukların ötesinde üzeri günlük gazetelerle dolu yuvarlak bir masanın önüne oturdu ve başını gazetelerin içine gömdü. Odadaki yıldızın kendisi olduğunun farkındaydı. Biz de bunun farkındaydık ama bizimle iki kelâm etmemesine bir anlam veremedim. (Hemen şunu ekleyim: O zamanlar solcu diye bellediğimiz kişilerin çoğu sonraları aşırı milliyetçi/ulusalcı bir çizgiye evrildiler. Çetin Altan doğru bildiği yolu sonuna kadar sürdürdü.)
Daha sonra küçük oğlu Mehmet Altan’la arkadaş olduk. Haberlerini ondan almaya devam ettim. Son görüşmemizde babasını sorduğum zaman Mehmet şöyle demişti: “Yaşamaktan yorulduğunu söylemeye başladı”. Anladım ki yaşam zevkini kaybetmişti. Neşeli, kesik kesik kahkahalarını atmayacaktı artık.
Kozmosla vedalaştığı son yazısında “Biz torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakamıyoruz” diye yakınıyor. Nasıl bir ülke istediğini de yıllar önce bir yazısında mealen şöyle tarif etmişti: “Köy kızlarımız piyanoda Chopin çalmaya başladıkları zaman Türkiye kalkınmış olacak”. O günden bu güne kızlara değil piyano öğretmek, onlara peçe giydirmeye çalışıyoruz. Bu nedenle de Çetin Altan “Torunlarımıza bırakmak istediğimiz ülke bu değildi” diyor ve şöyle devam ediyor “Menzil-i maksuda (özlenen hedefe-BA) ulaşılmasa da çok yol katettik”.
Benim aklımdan çıkarmamaya çalıştığım bilgece bir sözü de şudur: “Yazı dediğin, 100 sene sonra birileri baktığı zaman sana ‘dangalak’ demesinler diye özenle yazılmalıdır”, “Çocuklar, babalarının yazdıklarından hiçbir zaman utanmamalılar”. Rahmetli yazıya çok önem verirdi. Birçok defa “Söz uçar gider, yazı kalır” diye bizlere anımsatmak gereğini duymuştu.
Türkiye hem değerli, hem önemli bir insanı kaybetti. Nur içinde yatsın.