Peter O’Toole’un canlandırdığı “Lawrence of Arabia” filmi nedeniyle T.E. Lawrence’in Arapları Osmanlılara karşı ayaklandırmak için neler yaptığını az çok biliyoruz. Zaten Orta Doğu’da arkeoloji öğrenciliği ile başlayan ve Albay rütbesiyle sonuçlanan Orta Doğu’daki maceralarını “Seven Pillars of Wisdom” adlı otobiyografik kitabında da anlatmıştı. (Hollywood her daim olduğu üzere bu filmde de perde gerisi bazı sahtekârlıklar yapmaktan geri kalmadı. Kısa boylu sayılacak 1.63’lük Lawrence’i, 1.88’lik O’Toole’a oynattı.)
Tam da bu filmin sükse yaptığı günlerde büyük paparalar koparan bir haber, gazete manşetlerini süslemeye başladı: Uzun yıllar İngiliz haber alma servislerinde çalışan yani casusluk yapan ve başarıları sonucu OBE unvanı ile ödüllendirilen Kim Philby, 1963 yılı başlarında Sovyetler Birliği’ne kaçmıştı. Ortaya atılan iddialardan biri, Kim’in kara yoluyla Türkiye’den Ermenistan’a veya Gürcistan’a geçmiş olduğu yönündeydi. Diğer bir iddiaya göre, Beyrut’ta bir yük gemisine binip kaçmıştı. Meğer adam yıllarca Sovyetler’e casusluk yapıyormuş. Ünlü Cambridge beşlilerinden biriymiş. (Ben Sovyetler Birliği’nde iken Kim Philby’yi çok sordum. Bu adamın adını duymuş tek bir insana rastlamadım. Sovyet basını bu türden konuları ellemezdi. Yıllarca Sovyetler’e casusluk yapan birinin ne yaptığı, nasıl yaşadığını merak ediyordum. Daha sonraları okuduğuma göre, ev hapsine konmuş ve kendisine 500 Ruble maaş bağlanmıştı. Doktora öğrencilerine verilen burs 100 Ruble, hocalarımızın maaşı ortalama 250 Ruble olduğuna göre Kim Philby’ye Sovyetler 1988 yılında ölünceye kadar iyi bakmışlar demektir.)
Ne var ki bizi esas ilgilendiren Araplar arasında büyük saygı gören ve “Şeyh Abdullah” diye bilinen Kim’in babası Jack Philby’dir ki esas adı Harry St John Bridger Philby idi. Bu da Lawrence gibi bir İngiliz casusu idi ve en az onun kadar başarılıydı. Hatta bir şeyh olarak modern Vahhabilik’i şekillendirmede etkili olmuştur. Bu nedenle etkileri günümüzde hala kendilerini günlük yaşamımızda hissettirmeye devam etmektedir.
Jack Philby bir ara Filistin’de Lawrence’le birlikte çalışmıştı. İkisi de zeki ve girişken delikanlılardı. İkisi de kültürlü ve çok dilli gençlerdi. Lawrence Fransızca’dan roman, Yunanca’dan Homer’in Odisseus destanını İngilizce’ye çevirecek kadar bu dilleri iyi biliyordu ve elbette Arapça’yı da. Jack Philby ise Arapça yanısıra Farsça, Urduca ve Pencapça yani Akdeniz sahillerinden Hindistan’ın içlerine kadar konuşulan dilleri biliyordu.
İkisi de imaja önem veriyordu. O yıllarda ikisinin de Arap giysileri içinde çekilmiş şatafatlı fotoğrafları vardır. İkisi de Arap kabile reisleri ile çok iyi ilişkiler kurmuşlardı. İkisi de Türkler o diyarlardan kovulduktan sonra Suriye ve Irak’tan Aden’e kadar büyük bir Arap devleti kurulması gerektiğine inanıyorlardı. Kabile reislerine bu devleti vadederek onları ayaklanıyorlardı. (Öyle anlaşılıyor ki casusların Orta Doğu’yu harita üzerinde küçük küçük devletlere bölmüş olan Sykes-Picot anlaşmasından haberleri yoktu. Hem de öyle bir bölmüşler ki köyün veya kabilenin yarısı bir ülkede, öteki yarısı da başka bir ülkede kalabiliyordu. Bu konuda ikisinin de hayal kırıklığı yaşadığı iddia edilir. Bir iddiaya göre, Ekim 1918 tarihinde Kral V. George, Lawrence’i saraya davet edip onu “Sir” unvanı ile taltif etmek istemiş. Lawrence, Kral’ın şaşkın bakışları arasında sözünde durmamış bir ülkenin ödülünü kabul edemeyeceğini söylemiş ve arkasını dönüp uzaklaşmış.)
İkisi arasında farklılıklar da vardı. Lawrence savaştan sonra Albay rütbesi ile istihbarat teşkilâtından ayrıldı ve Hava Kuvvetleri’ne katıldı. Oradan da ayrıldıktan birkaç ay sonra 46 yaşındayken bir motosiklet kazası sonucu öldü.
Lawrence aseksüel iken Philby kadın düşkünü biriydi. Seks skandalları gerekçe gösterilerek kamu hizmetinden uzaklaştırılmıştı. (Philby’nin kuşlara karşı büyük ilgisi vardı. Orta doğu’da türü henüz bilinmeyen kuşlara rastladıkça onları isimlendirir ve ilim dünyasına tanıtırdı. Kuşlara çoğunlukla hayran olduğu veya ilgi duyduğu kadınların adını verirdi. Bu kuşların adları sonradan değiştirildi ama bir kuş türünün adı “Alectoris Philbyi” yani “Philby kekliği” olarak kaldı.)
Lawrence resmi görüş doğrultusunda Haşimi ailesini destekliyordu. Jack Philby ise Suud ailesini destekledi. Süveyş-Aden-Hindistan deniz yolunun emniyeti için Kızıl Deniz ile İran Körfezi arasındaki toprakların Suudilerin yönetiminde olması İngiliz imparatorluğu çıkarına olduğu tezini savundu ve sonuçta İngiliz yönetimine bu görüşü kabul ettirdi. En sonunda Suudi Arabistan, Suudi ailesine; Irak ve Ürdün de Haşimi ailesine devredildi.
Jack Philby 1930 yılında din değiştirerek Müslüman oldu. Evli ve beş çocuklu bir baba olmasına rağmen Müslüman bir kadınla da evlendi. Bu arada Abdül-Aziz Bin Suud’un baş danışmanı oldu. Vahhabilik’i benimsedi ve onun dünyaya yayılması gerekliliğini savundu. Ne var ki bu işler öyle türkü ile olmuyordu. Çok para gerektiriyordu.
Şeyh Adbullah bunun çaresini de buldu. İngiliz çıkarlarının aleyhine de olsa “Amerikan Standard Oil of California” ile “TEXACO” şirketleri ile anlaşarak “ARAMCO” şirketini kurdurdu ve bu şirketle Suudi Arabistan arasında yüzyılın en büyük anlaşması yapıldı. Bir süre sonra petrodolarlar akmaya başladı. Ama esas zenginlik 1973 Arap-İsrail savaşından sonra petrol fiyatlarının üçe dörde katlanması sonucu oluştu. Bu sayede Vahhabilik doların da katkısıyla tüm Müslümanlar arasında yayılmaya başladı. Malumunuz, para her kapıyı açmaya muktedirdir. İmanı bile satın alabilir.
Jack Philbi 1960 yılında Beyrut’ta olan oğlu Kim Philby’yi ziyarete gitti. Orada fenalaşarak Allah’ın rahmetine kavuştu ve Beyrut’ta bir Müslüman mezarlığına gömüldü.
































