Türkiye’de bir dönem kapanıyor. Önce Bülent Ecevit gitti. Sonra Kenan Evren, en sonunda da Süleyman Demirel.
Yaşamınızı en çok etkileyen politikacı kimdi diye sorsanız bizim kuşaktaki insanların çoğu gözü kapalı size şu yanıtı verirdi: “Kıbrıs’ta Denktaş, Türkiye’de Demirel”. İlk gençlik yıllarımızda karşımızdaydılar, yaşlandığımızda hala etraftaydılar. Fikret Kızılok “Süleyman hep başbakan, Başbakan hep Süleyman” şarkısını boşuna bestelememişti.
Demirel, hayatımıza “Morrison Süleyman” olarak girmişti. Morrison adlı bir Amerikan firmasının Türkiye temsilcisi imiş. Bu da, hiç kuşkusuz, kendisini Amerikan uşağı yapıyordu. (O günlerdeki mantalite böyleydi. Daha doğrusu solcu mantalitesi böyleydi.)
Morrison Süleyman, Ortgeneral Ragıp Gümüşpala’dan sonra Adalet Partisi başkanı olunca birdenbire “Çoban Sülü” adıyla anılmaya başladı. Bu daha sempatik bir lâkaptı. Yakışıyordu da. (Partinin sembolü bir kır attı. Kır at, “Demir Kır At”ı yani Demokrat Parti’yi çağrıştırıyordu. Politikada hiçbir şey beyhude yere yapılmaz.)
Çoban Sülü’nün girdiği ilk seçimin sonuçlarını Londra’da radyodan izliyordum Ahmet Sadi ile. Kelimeleri ağzında yuvarlayarak konuşan bu çobanın hezimete uğramasını bekliyordum. Sonuç tam tersi oldu. CHP’ye büyük fark atarak tek başına hükümet kuracak Meclis çoğunluğu elde etti. Çok üzülmüştüm. Sadi Bey “Hayat gene de devam ediyor” diyerek beni teselli etmeye çalışıyordu.
1968 kuşağının protesto gösterileri münasebetiyle söylediği “Yürümekle yollar aşınmaz” ve hangi münasebetle söylediğini anımsamadığım “Dün dündür, bugün bugündür” vecizeleri politika tarihine altın harflerle kazınmıştır. Ne var ki bu ve bunun gibi vecizeler benim Demirel’e olan antipatimi artırıyordu.
Daha sonra Deniz Gezmiş’lerin idam edilmesinde oynadığı etkin rol, ortasına tüy dikti. Zaten “Sağcıların adam öldürdüğünü bana söyletemezsiniz” vecizesi onu defterden tamamen silmeme yol açmıştı. Özellikle cumhurbaşkanlığı döneminde “Bir Bilen” olarak anıldığı zaman bende “karındeşen” imajı canlanıyordu.
“Süleyman hep başbakan” idi çünkü güçlüden yana tavır almasını beceriyordu. Ordu kendisini birkaç defa iktidardan uzaklaştırmış olmasına rağmen generallerle arasını hep iyi tutagelmişti. Kıbrıs’ta en yakın dostu, elbette, Denktaş idi. Her ne olursa olsun Amerika ile arasını bozmamaya özen gösteriyordu. Bu nedenle “Türkiye’de üs yok, tesis var” gibi vecizeler yumurtlamak zorunda kalıyordu.
Ne zaman olduğunu tam olarak anımsamıyorum ama bir gezide Süleyman Demirel ile tanışma olanağını bulmuştum. İki defa Türkiye’ye grup gezisine katılmıştım. Birinde CTP’yi temsilen politikacı olarak, ötekinde de gazeteci olarak. İkisinden birindeydi.
Bülent Ecevit iktidardaydı. Ecevit bizi herhalde başbakanlıkta kabul etti. Her zamanki gibi nazik ve zarifti. Uzun bir masanın etrafına oturduk, o da başa. Esas konuya geçmeden önce arzu ediyorsak ana muhalefet başkanı Sn. Demirel’den görüşme talebinde bulunabileceğini söyledi. Bizimkiler “iyi olur” falan deyince birilerine randevu almasını rica etti. Bu adam hayatında galiba hiç emretmezdi, hep rica ederdi. Toplantı bitmeden haber geldi. Demirel bizi ertesi günü parti binasında kabul edecekti.
Ertesi günü belirlenen saatte parti binasına gittik. Demirel bizi bekliyordu. O da nazikti ama zarif olmaktan uzaktı. Konuşmasıyla ve yapısı gereğince beden dili ile oldukça kabaydı. Hoşbeşten sonra bizi toplantı odasına davet etti. Orada da uzun bir masa duruyordu. O da başbakanlıktaki gibi kuzey-güney istikametindeydi. Tek fark şuydu ki Ecevit, güney uçta oturmuş kuzeye bakıyordu. Demirel ise kuzeyde oturmuş güneye bakıyordu.
Her iki lideri de dikkatle izledim ve ikisinin arasında şu farklılıkları saptadım:
1. Ecevit’le birlikte beş-altı müdür veya danışman vardı. Her birinin koltuğunun atında birkaçar dosya vardı. Gerektikçe onlara soruyordu. Demirel tek başınaydı ama önünde birkaş dosya duruyordu. Onları da kullanma ihtiyacı duymadı.
2. Ecevit’in güzel ve düzgün bir Türkçesi vardı. Konuşması sizi peşinden sürüklüyordu. Her haliyle bir şairdi. Demirel iyi bir hatip değildi ama kafaya hitap ediyordu. Bir mühendis mantalitesine sahipti.
3. Ecevit’in rakamlarla arası hoş değildi. Rakam gerekince danışmanlarına soruyordu. Demirel adeta bir rakam adamıydı. Durmadan ezbere rakamlar döktürüyordu.
4. Ecevit genel bilgiler veriyordu. Detaya girmiyordu. Demirel ise şeytanın detayda saklı olduğunu bildiği için sürekli detayları didikliyordu.
Demirel’in yanından ayrıldığımız zaman seçimlerde niye daha başarılı olduğunu çözmüştüm. Ecevit zeki ama biraz haylaz bir öğrenci, buna karşılık Demirel dersini iyi çalışmış kurnaz bir öğrenci izlenimi uyandırdı bende. Detaya vakıf olan kişi politikada başarılı olacaktı. (Yiğidi öldür ama hakkını yeme.)
Biraz din, biraz milliyetçilik, biraz Amerika ve “İki anahtar” benzeri bol vaatler, millete “Süleyman hep başbakan” dedirtti. (Öyle görünüyor ki sıra şimdi Erdoğan’da.)
Allah taksiratını (kusurlarını) affetsin.
































