Bir süre önce Alper Ali Riza’nın Cyprus Mail Gazetesi’nde yayımlanan bir makalesinde Rum olan annesiyle Türk olan babasının evlilik serencamını okudum. Peşinen şunu belirteyim ki Riza, yazılarını büyük bir zevkle okuduğum kaliteli aydınlardan biridir. Kıbrıs’ı kendine dert edinmiş İngiltere’de yaşayan bir Kıbrıslıdır.
Annesi ile babasının, Kıbrıs sorunu da dahil, hiçbir konuda tartıştıklarına şahit olmadığını belirten Riza, “Mutlu bir evlilik yaşamları vardı” diye yazıyor. Annesi bir Türk’le evliliğini şöyle anlatmış: “Rum arkadaşları ile birlikte geziyordu. Türk olduğunu öğrendiğim zaman çok geçti, ben ona aşık olmuştum.”
Annesi bir Helen ve Ortodoks Hristiyan, babası ise bir Kemalist olarak ömür sürmüşler. Babasından gizli olarak annesinin kendisini vaftiz etmesini babasının hoş karşıladığını ve bunun bir Bizans entrikasından çok bir “kadın hinliği” olduğunu belirterek gülüp geçtiğini vurguluyor ve şöyle ekliyor: “Bu gerçekten bir seçim işidir. Ben kendimi, babam gibi, laik bir Kemalist olarak hissediyorum.”
“Babam annemin hatırı için Kuzey’e geçmedi ama bir Türk mezarlığına gömülmekte ısrar etti” diye yazıyor Riza, “Öldüğü zaman, vasiyeti doğrultusunda, onu Pile’deki Türk mezarlığına gömdük.” Annesinin nerede gömüldüğünü belirtmemiş.
Bu aşk hikâyesi bana köyümüzdeki karma evlilikleri anımsattı. Kıbrıs’ta yaygın bir kanaat vardır: Hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun o insanla evlenebilirsin. Yeter ki Rum olmasın. Bir zamanlar bir Rus’la evlenmek de pek makbul sayılmazdı. Ama günümüzde bu tutumlar değişmiştir. İftihar vesilesi bile sayılabilir şimdilerde. (Kuşkusuz Rum tarafından bakıldığı zaman, durumlar pek farklı değil. Kim olursa olsun ama Türk olmasın. Karma evlilikleri önlemek için anayasaya madde bile konmuş. Sanıyorum Rumların kanının saflığını korumak maksadıyla Makarios tarafından özellikle konmuş bu madde. Bizimkiler de balıklama üzerine atlamışlar. Son zamanlarda yer alan karma evliliklerde Türk ve Rum gençler nikâh kıymak için Yunanistan’a gidiyorlar. Tam da “güleriz ağlanacak halimize” durumu.)
Kabul etmek gerekir ki karma evlilikler eskiden de hoş karşılanmazdı. Buna dini mülâhazalar engel oluyordu. Bir Müslüman erkeğin bir Hristiyan kadınla evlenmesi pek bir sorun olmazdı ama Müslüman bir kadının bir Rum’la evlenmesi kabul edilemezdi. Böyle bir olay benim dedemin canına mal olmuştu.
Rahmetli dedem İbrahim, Dali köyünde yaşıyordu. Dali, etraf köylerin en büyüklerinden biriydi ve nüfuzunun büyük bir çoğunluğu Rum’du. Türkler ya köyün içine dağılmışlardı veya küçük Galligalar (Nalbantlar) Mahallesi’nde toplanmışlardı. Dedemin evi, 1861 yılında mutasarrıf olarak Kıbrıs’a geldiği zaman ünlü şair Ziya Paşa’nın yaptırdığı camiin hemen yanı başındaydı. Kim bilir, belki de, Ziya Paşa köydeki Linobambagileri İslâm dinine çekmek amacıyla inşa ettirmişti. (Dedem Rumlar arasında “Golombraimo” (Kıçlı İbrahim) olarak bilinirdi. Niye öyle isimlendirilmişti bilmiyorum. Şeklü şemailinden olsa gerek.)
Dedemin kardeşi Hüseyin’in (Guşa) büyük kızı Dudu, Eksadhahtilo (Altıparmak) ile mercimeği fırına vermiş. (Yanılmıyorsam altı parmaklı olan esas babasıydı.) Bütün itirazlara rağmen, aşk ferman dinlemediği için, Dudu günün birinde sevgilisine kaçtı. Hristiyanlığı kabul ederek Dudu, Andriana oldu. (Halk ozanlarından biri, bu aşk hikâyesinin destanını yazmış ve panayırlarda okuyordu. Tüm çabalarıma rağmen bu destanı ele geçiremedim. Elde edersem onu Türkçe’ye çevirmek istiyorum. Ne de olmasa ailemizden birinin öyküsüdür.)
Dedem bu olaya çok kızmış. Kilisede nikâh kıyılacağı gün, dedem kardeşinin evine gidip Dudu’nun çarşafını almış ve Eksadhahtilo’nun evine gitmiş. Dudu’nun nikâhta çarşaf giymesini şart koşmuş. Aklınca, kardeşi kızının dinini değiştirmediğini kanıtlayacaktı. Bağrışmalar, çağrışmalar, evde paparalar kopmuş.
Dedem evden ayrılırken dama çıkan Eksadhahtilo’nun kız kardeşi oradan dedeme bir kiremit attı. Kadın birinci sınıf nişancı mıydı yoksa öyle mi rast geldi, kiremit dedemin başına geldi. Dedemler yarayı pek önemsememiş olmalılar ki bakımı düzgün yapılmadı ve yara iltihaplandı. Bir hafta içinde genç yaşta rahmetlendi. Geride en büyüğü 13 yaşlarında en küçüğü de 1 yaşında ikisi erkek dördü kız, altı çocuk bıraktı. (Günümüzde Rum yeğenler ile Türk yeğenler buluşuyor, yiyip içip eğleniyorlar. Kaderin bir cilvesi.)
Rahmetli annemin anlattığına göre bu olay olduğu zaman kendisi ilkokula yeni başlamıştı. Ya birinci veya ikinci sınıfta imiş. Köyün ilkokulu da, yanılmıyorsam, Ziya Paşa’dan kalma mirastı. Camiin bitişiğine inşa edilen medrese, daha sonra ilkokula dönüştürülmüştü.
Kendinden küçük olan iki kız kardeşine bakmak için annem okuldan alındı. Bu nedenle garibim adını yazmasını bile bilmiyordu. Annem 1928 doğumlu olduğuna göre ve o sıralarda 7-8 yaşlarındaysaydı, demek ki, bu olaylar 1935 veya 1936 yıllarından birinde vukubulmuştu.
































