Radyo köyümüze galiba 1950’li yılların başlarında geldi. Ben köyde iki tane radyo anımsıyorum. Biri Hakkı dayının kahvehanesinde, öteki de kulüpte. Radyolar köyde süslü örtülerle örtülürdü. Radyo açılacağı zaman ön taraftaki örtü kaldırılır, radyonun üzerine konur; kapatılınca örtü tekrar indirilirdi. Kahvehanede radyo çoğunlukla haberleri dinlemek için açılırdı. Daha sonra radyo evlere girince örtü geleneği aynen sürdürüldü.
Köydeki söylentilere göre, kahvehaneye radyo yeni geldiği zaman birçok insan bir kutunun nasıl konuştuğuna akıl erdirememişti. Bir çoban kahvehaneye gelip de o kutudan sesler geldiğini duyunca kulaklarına inanmamış ve örtüyü kaldırıp da etrafta insan görmeyince oradakilere sormuş: “Bu adam bu kutunun içine nasıl girdi?”
Çocukların kahvehaneye gidip oturması hem ayıp hem de yasaktı. Ama kulübe gitmek serbestti. Bu nedenle tarlaya gönderilmediğim Pazar günleri çoğunlukla sabahları kaçamak yapıp kulübe giderdim. Babam kulübe gitmemi pek istemezdi çünkü orası Komonistlerin (Komünistlerin) toplantı yeriymiş. Ben bu kelimenin ne demek olduğunun bilincinde değildim. Kulübe devam eden insanlara bakarak bu kelimeyi anlamlandırmaya çalışıyordum. Kulübe devam edenlerin çoğu işçi ve fakir insanlardı. Biz de pek zengin değildik ama onlar bizden de fakirdi. Sonuçta karar verdim ki komonist, fakir insan demektir. Bunda da ne gibi bir kötülük olduğunu pek kestirememiştim.
Kulüpte pos bıyıklı bir adamın fotoğrafı olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. O fotoğrafın Stalin olduğu söylenirdi. Aksi gibi, amcalarımdan birinin lâkabı da Stalin idi. İtiraf etmek gerekirse en sevdiğim amcamdı. Fotoğrafa dikkatlice baktığımda onu amcama benzetemiyordum ve buna bir anlam veremiyordum. İyisi mi dibine darı ekmemek.
Ben kulübe müzik dinlemeye giderdim. Pazar sabahları köyün gençleri orada toplanırlar, radyoyu açarlar ve müzik dinlerlerdi. Ben de onların yanında geçinirdim bazan Rumca bazan Türkçe şarkı dinleyerek. Nedendir bilmiyorum ama o zamanın gençleri daha çok tangolara meraklıydılar. Şecaattin Tanyerli, Celâl İnce, Sofiya Vembo, Nikos Ğunnaris gibi isimlerle orada tanışmış oldum.
1950’li yılların sonuna doğru evimizde büyük bir değişiklik oldu. Evimize Sierra marka bir radyo geldi. Radyonun yarı boyutunda kocaman bir patariyası (bataryası) vardı. Bayağı da ağırdı. Gücü tükenince yenisini satın almak gerekiyordu. Dama iki direk çakıldı. Anten bir boydan bir boya gerildi ve radyo ses vermeye başladı. Kahvehanelerdeki kadar büyük değildi ama olsundu istediğimizi oradan dinleyebiliyorduk.
Dinlenebilecek istasyon sayısı çok kısıtlıydı. Günde birkaç saat Türkçe yayın yapan Kıbrıs Yayın Korporasyonu, bir de çakıp gürlemediği zamanlar dinleyebileceğimiz Ankara uzun dalga vardı. Daha sonra BFBS (British Forces Broadcasting Service) istasyonunu keşfettim. Oradan “Top 20” programını dinlemeye başladım.
Bu programa öylesine bağlanmıştım ki gülünç işler yapmaktan kendimi alakoyamıyordum. Yazları bahçede çalınacak mahsül olduğunda birilerinin geceleri orada kalması gerekiyordu. Bu işi çoğunlukla babam yapıyordu. Ancak kooperatif şirketinde önemli işi olduğu zaman bu iş, ister istemez, bana kalıyordu. “Bu akşam sen git, işim bitince ben de gelirim” dediği akşam, Top 20 programının yayınlandığı geceye rastlıyorsaydı dünyalar başıma yıkılırdı.
Sonunda ona da bir çare buldum. Radyonun antenini söker radyoyu ve bataryasını kucağıma alır eşeğe oturur, üzerlerini bir torba ile örter ve yola koyulurdum. İki kilometre uzaklıkta olan bahçeye varınca radyoyu uygun bir yere koyar ve yanına uzanırdım. İşaret parmağımı antenin girdiği yere sokar, başımı da radyoya dayardım. Bedenim anten görevini yerine getirir, çok hafif olsa da bir ses çıkarırdı. Bu sayede programı dinlerdim. Bahçede yatarken dinlediğim müzik programından aklımda kalan şarkılar şunlardır: “The Young ones, Cliff Richard; Stranger on the shore, Acker Bilk; Wooden Heart, Elvis Presley”. Bu program sayesinde, daha sonra, Beatles, Animals, Roling Stones, Ray Charles, Roy Orbison gibi isimleri tanıdım.
O dönemden aklımda kalan ses sanatkârlarından biri de kadife sesli Nat King Cole’dur. “Unforgettable” ve “Mona Lisa” gibi şarkıların tınıları hala kulaklarımda çınlar. Kulaklarımda çınlamayı sürdüren parçalardan biri de Elvis Presley’nin “It’s now or never” şarkısıdır.
Ben Lise ikideyken okulumuz, Girne Kapısı’ndaki mezarlığın kenarında inşa edilen yeni binaya taşınmıştı. Ben her sabah Selimiye Camii’nin karşısındaki handan yaya yola çıkar, Girne Kapısı’nı geçer ve şimdi yerinde yeller esen mezarlığın ortasındaki patikadan okula ulaşırdım. Mezarlığın ortasına varmadan patikanın sağında kubbeli bir türbe vardı. Tam da o türbeye varınca Lise’den yükselen sesi duyardım: “It’s now or never / Come hold me tight / Kiss me my darling / Be mine tonight” (Ya şimdi [olacak]ya da hiçbir zaman. Gel bana sarıl, sevgilim beni öp ve bu akşam benim ol.)
Bu plağı kim, niye koyuyordu bilmiyorum ama ben her sabah heyecanla bu şarkıyı dinliyordum.
































