Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-30 Alıng bir Ford, olung bir lord

Çocukluğumda bizim köyde bir tek otomobil (araba, bazıları için “tomofil”) vardı. Berber Hüseyin’in dikdörtgen kasası olan antika arabası. Bu adama niye “berber” denirdi, bilmiyorum. Berberlik yaptığına şahit olmadım. Ben onu hep köyün Türk muhtarı olarak hatırlarım. Rum muhtar da Mihali idi. (Muhtarlar o zamanlar yanılmıyorsam İngiliz hükümeti tarafından atanırdı. Bir defa da atandın mı, büyük bir aksilik olmazsa, ömür boyu muhtar kalırdın.)
Berber Hüseyin, haftada bir gün, Cumaları Lefkoşa’ya sefer yapardı. Sabahleyin arabayı köy meydanına çeker ve şoför mahallindeki kapıya tutturulmuş olan borusunu (klaksonunu) vuup vuup diye çalardı. Boru da resmen boruydu. Trompete benzer bir şekli vardı. Ucunda da tenis topundan biraz daha büyük kahverengi lastik bir top vardı. Lastik top sıkıldıkça bakır borudan dana böğürtüsüne benzeyen sesler çıkardı. 
Arabanın markası Ford idi. Bu nedenle arkadaşlarım “Alıng bir Ford, olung bir lord. Alıng bir Doç (Dodge), olung bir koç” diye terennüm ettikçe benim aklıma hep Berber Hüseyin’in arabası aklıma gelirdi ve o tür bir araba ile nasıl zengin olunacağına aklım ermiyordu. Gene de derinlerde bir yerde Ford arabaların en iyi arabalar olduğuna dair bir önyargı oluşmuştu. (Arabalar hakkında pek az bilgimiz olmasına rağmen böyle bir önyargı nasıl oluşmuştu anlamak zor. Üstelik, Allah bilir ya, ben üniversiteye gitmeden önce Dodge marka bir araba da görmedim. Chevrolet, Buick, Dodge gibi markaları, dolmuşlar sayesinde tanıdım.)
Lefkoşa’da işi olanlar Cuma’yı beklemek zorundaydılar. Hasta insanlar bile doktora Cuma günleri giderdi. Çantalar, bisikletler hatta trifil (yonca) arabanın damına yerleştirilir, sıkıca bağlanır ve tozlu topraklı yollarda yola düşülürdü. Babam şirket kâtibi olduğu için sıkça Lefkoşa’ya gitmek zorunda idi. Babama Lefkoşa’dan ne getireceğini sorduğum zamanlar verdiği cevap değişmezdi: “Davul tozu ile minare gölgesi”. Gene de çoğunlukla helva getirirdi. Ben de derin düşüncelere dalardım: Helva, davul tozu mu yoksa minare gölgesi mi?    
Çocukluğumun en uzun yolculuğunu bu külüstür arabayla yapmıştım. Bu yolculuk hazırlıkları epey önceden başlamıştı. Uzun uzun konuşuldu, planlar yapıldı ve sonuçta karar verildi. Bu yolculuğun sonunda bir mucize olması beklentisi vardı. Mucizeye pek inanan yoktu ama gene de denenmesi uygun görülmüştü.
Sorun şu ki, benden büyük bir çocuk, sağır ve dilsizdi. Ağzının kenarından da iplik gibi salya akıtıyordu. Gidilmedik doktor kalmadı. Ne Türk ne Rum. Bir türlü çare bulunamadı. Rum köylüler akıl verdi. Bu çocuğun iyileşmesi için bir mucize gerekirdi. Bu mucizeyi gerçekleştirecek tek güç de Apostolos Andreas idi. Bilmem hangi köyde buna benzer bir çocuk, bu aziz tarafından tedavi edilmişti. İnsan şeklinde bir mum yaptırıp çocuk tarafından Apostolos Andreas’a sunulması gerekirdi. Çocuğun Müslüman olması sorun değildi.
Özürlü çocuğun annesi, ona bakacak, annem de çantaları taşıyacaktı. Yolculuk iki gün sürecekti, bu nedenle yanımıza yiyecek ve su almamız gerekirdi. Hazırlıklar tamamlandı, çantalar dolduruldu ve Berber Hüseyin’in evinin yolunu tuttuk. Sokak kapısından girince Berber Hüseyin’in burnundan soluduğunu fark ettik. Harnıp ağacının altındaki Ford çalışmıyormuş. Bir hanımefendi olan karısı Emete aba onu teskin etmeye çalışıyordu.
Babam eline manivelayı aldı, bir deliğe soktu ve çevirmeye başladı. Har, har, har; kur, kur, kur derken motor ateşlendi. Eşyaları arabanın içine yerleştirdik, biz de girip oturduk ve yola koyulduk. Arabanın koltukları, koltuktan başka her şeye benzerdi. Kaplanmış tahta parçalarıydı. Araba yoldaki langufalara (çukurlara) düştükçe bizi havaya fırlatıyordu. İnsanda ne kıç kalıyordu ne de bel.
Bir süre gittikten sonra Berber Hüseyin “Otomobil kaynadı” dedi. Uygun bir yerde durdu, ön kapağı kaldırdı ve bir deliğe su döktü. Bir süre arabanın soğumasını bekledik ve tekrar yola koyulduk. Ben artık yolda kalacağımıza kanaat getirdim ve yolda kalırsak ne yapacağımızın hesabını yapmaya başladım. Ne var ki birkaç kez daha arabayı soğuttuktan sonra sağ salim hedefe ulaştık.
Deniz kenarında bir kiliseye ulaştık. Özel bir gün olmalıydı. Kilisenin içi insan doluydu. Ortam hiç hoşuma gitmemişti. Bir kere kilisenin içi loştu, bir de mumlardan çıkan is etrafa tuhaf bir koku salıyordu. Ben dışarı çıkıp kilisenin önündeki merdivenlerde tek ayak oynamaya ve denizi seyretmeye başladım. Dolayısıyla içeride neler yaptıklarını görmedim.
Dışarı çıktıkları zaman ortalık kararmaya başlamıştı. Yemeğimizi yedik ve arabanın içinde gecelemeye çekildik. Uzanacak ortam olmadığı için oturarak uyumak zorundaydık. Sabaha boynumun kuruduğunu anımsarım. Ertesi günü sabahleyin gerisin geri tekrar yollara düştük. Dura gide öğleden sonra köyümüze vasıl olduk.
Yıllarca mucize olmasını bekledik ama Apostolos Andreas’ın mucizesi bir türlü gerçekleşmedi.