Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-21 Karyolalar

Ömrümüzün en azından üçte biri yatakta geçer. Bu nedenle karyolaların yaşamımızda önemli bir yeri var. (Okulda kelimenin doğrusunun karyola olduğunu öğreninceye kadar biz buna “kargola” derdik. Kargolaya yatar, kargoladan kalkardık.)
Çocukluğum annemle babam arasında yatarak büyük ve direkli bir karyolada geçti. Pek rahat değildi ama gösterişli bir mobilyaydı. Oldukça yüksek olduğu için önce iskemleye (sandalyeye) çıkar oradan da yatağa tırmanırdım. Metal bir karyolaydı ve üzerinde boydan boya tahta kalaslar diziliydi. Kalasların üzerinde de içi koyun yünü ile dolu döşek seriliydi. Zamanla yünler sertleşince annem döşeğin dikişlerini söker ve yünleri seyrelterek güneşe sererdi. Bir gün güneşlendikten sonra tekrar yayar ve döşeği dikerdi. Yünler yerinden oynamasın diye çeşitli yerlerden döşeği altlı üstlü diker ve yünleri sıkıştırırdı.
Direklerin üst kısmında birer sarı renkte küre bulunurdu. Küreler arasında da birer demir çubuk uzanırdı. Bu çubuklarda bir tente asılı dururdu. Yarım metre uzunluğunda işlenmiş bu tentenin ne işe yaradığını hiç anlamıyordum. Herhalde süs olsun diye konuyordu. Bu tür karyolaların bazılarında cibinlik de bulunurdu ama ben bizim evde böyle bir şey anımsamıyorum. Halbuki geceleri uyuyan insanları sivrisineklerden korumak için yararlı bir aksesuar idi cibinlik.
Annem bu karyolayı çok severdi. Onun daima serili ve düzgün olmasına özen gösterirdi. “Bu benim cehizimdi” derdi biz çocuklara. Zaten evimizde annemim cehizi olarak göze çarpan iki mobilya vardı. Biri bu karyolaydı, öteki de üzeri işlenmiş iki kapılı büyük bir dolap.
Karyolanın en yararlı yanı, kalasların sağlam olması nedeniyle üzerinde sekip oynamanın mümkün olmasıydı. Hele babam işe gitmek için erken kalkmak zorunda olmadığı sabahlar, bayağı neşeli geçerdi. Babamla yatakta güreşirdik. Bazan elleriyle bazan da ayaklarıyla beni havaya kaldırır, oradan bırakır pat diye yatağa düşerdim. Ev kahkahalarla dolardı. Bu arada avluyu, kümesi ve ahırı süpüren; hayvanları yediren annem homurdanmaya başlayınca “Hade kalkalım, anneyi kızdırmayalım” derdi babam ve oyuna son verirdik.
Yataktaki durumlar, her zaman güllük gülistanlık değildi. Zor zamanlar da olurdu. Hele hasta olduğum zamanlarda. Bademciklerim sıkça şişerdi, kışın nezle ve öksürük olurdum, kızılcık ve kızamık çıkardım, kabakulak oldum. Her hasta olduğumda annem dua etmeye başlardı: “Allahım, çocuğumu iyi et de yerine beni hasta et.” Ne var ki Allah oralı olmuyordu.
Hastalığım neydi anımsamıyorum ama bir gece kâbus görmeye başladım. (O zamanki terminolojiye göre “havale geçiriyordum”.) Karyolanın ayakucunda bulunan ve üzerinde tentenin asılı olduğu demir çubuğun üzerinde iki-üç cüce dans ediyordu. Siyah ve beyaz elbiseler giyiyorlardı. Sonra bir tanesi oradan atlayıp göğsüme basıyor ve tekrar yerine sıçrıyordu. Kahkaha ile gülüyorlar benimle alay ediyorlardı. Sırayla atlayıp atlayıp göğsümde sıçrıyorlardı.
Çığlık atmış olmalıyım ki babam beni uyandırdı. Ne oluyor diye sorunca kendisine “Bak, oradaki şeytancıkları görüyor musun? Onlar atlayıp göğsüme basıyorlar” dedim. İşin ilginç yanı şu ki uyanmış olmama ve gözlerim açık olmasına rağmen ben hala o cüceleri görebiliyordum. Babam “Sana öyle geldi. Yok öyle bir şey” deyince onları göremediğine çok şaşırmış, bana inanmadığı için de gücüme gitmişti. Babam kalkıp bir peşkiri suyla ıslattı ve alnıma koydu. Bu sayede şeytancıklar def olup gittiler.
Zamanla teker teker kızlar doğmaya başladı ve evde çocukların sayısı arttı. Artık karyolaya sığmaz olduk. Bir çaresine bakmak gerekiyordu. Annem “Oğlana bir karyola almak lâzım” demeye başladı. Tam o sıralarda eve Rum bir tüccar geldi. Bu iş için mi gelmişti, yoksa başka bir iş için mi, bilmiyorum. Ama karyolayı görünce “Bu eski şeyi ne yapacaksınız?” dedi “Siz bunu bana verin, ben size iki-üç yeni karyola satın alayım.” Annem kocasına danışması gerektiğini söyleyip adamı yollattı.
Ne oldu ne bitti, bilmiyorum ama bir süre sonra avluya bir kamyon girdi. Tüccar “Karyolaları getirdim” dedi. Yanında getirdiği iki kişi, büyük karyolayı söküp kamyona taşıdılar. Ondan sonra da parça parça getirdikleri sustalı karyolaları kurdular. Artık gıcır gıcır yeni karyolalarımız vardı.
Biz çocuklar yeni karyolalara sevinmiştik ama annemin cehizlik direkli karyolası ebediyen kaybedilmişti. Bugün geriye bakıyorum da annemin hayatındaki bir dönem sona erdiği için herhalde epey üzülmüş olmalıydı diye düşünüyorum. Ne var ki zorunluluk bunu böyle gerektiriyordu.
Bir süre sonra yeni karyolalara birer de kırmızı battaniye satın alındı. Böylece kelimenin tam anlamıyla “modern” olmuştuk. Ancak şunu eklemem gerekir ki yeni karyolaların önemli bir avantajı vardı. Hafiftiler ve yaz sıcaklarında rahatlıkla avluya taşınabiliyorlardı. Bu sayede de akşam serinliğinde yıldızları sayarak derin uykulara dalabiliyorduk.