Kendi boğazımızı kendimiz sıkıyoruz.. İlmik ilmik düğümlenmiş, çoğu irademizin dışında oluşan sorunların ahtapot kollarıyla sarmalanıyoruz… Çıkacak kadar canımız sıkılırken “of’larla” dağlar yıkıyoruz! VE dönüp geriye bakıp soruyorum: “Daha önce de yaşadık mıydı irademizin dışında oluşan böylesi sorunları?”
“Hem de çok” diye cevap veriyorum. Şöyle ki dedem yaşasaydı “Osmanlıdan beridir” diyecekti! Biz anca “İngiliz’den” beridir diyoruz..
NE var ki Allah bize kadaraların en büyüğünü verdi.. Zorunlu ve kaçınılmaz bir talihsizlikte bizi, ayni adada Rumlarla birlikte yaşamak zorunluğuna mahkûm etti!
ÖYLE böyle değiller ama! Düşünün ki yıllar yılı “Sağcılar Solcular” kavgalarında birbirlerini kıyacak kadar gaddarlaşabiliyor, Hz. İsa’nın ruhunu sızlatmak pahasına Türk oldukları için küçük bebeleri bile analarının kucağında kurşunlayabiliyorlar! Öylesi insanlardan iyi “komşu” mu olur?
NİTEKİM şu dönemlerde de Ege denizini içine alan bitmez itmez “megali idea” dedikleri büyük hayallerini gerçekleştirmek için Ege denizindeki ne kadar metruk ada, adacık, kayalık varsa hepsine de Yunan bayrağı dikerek “benimdir” iddiasında işgalcileri oluyorlar!.. Hem de Türkiye ile bu uğurda savaşmayı göze alarak!
LOZAN Anlaşması hilafına tüm adaları adacıkları silahlandırıyorlar.. Asıl vahamet “yaptıklarının” mevcut anlaşmalara ve iyi komşuluk ilişkilerine zarar vereceğini bilerek yapmaları.. Hem de olası bir çatışmada TC karşısında yenik düşeceklerini bildikleri halde..
***
BİR SÜREDİR mevcut sosyoekonomik sorunlarımızın yanı sıra bir yandan da bu Yunan yayılmacılığını izliyoruz! Doğu Akdeniz’de emrivaki yaratan işgallerini, sürekli silahlanmalarını, Türkiye’ye yakın yerleşim yerlerinde Amerika’ya 9 askeri üssü peşkeş çekmelerini, Midilli Sakız adalarından sarkarak ta Meis adasına kadar uzanan adalar zinciriyle TC’nin Batı sahillerini abluka altına alıp tehdit etmelerini izliyoruz! Ve bu genişlemeyle sataşmayı artık bir savaştan ötesi paklamaz” diyoruz!
***
VE zihinsel bir refleksle bölgedeki Türkiye Yunanistan hareketlenmelerini yorumlamak zorunda kalırken, Kıbrıs sorununu da gelişmelerin içine katıyoruz. Ki çıbanın asıl başı Kıbrıs sorunudur! Ne Yunanistan 1974 yenilgisini unuttu ne Rum tarafı tüm adaya egemen olmak sevdasından vaz geçti..
Zaten Türkiye ile Yunanistan arasındaki sürgit çekişme ve tokuşmalar da Kıbrıs sorununa bağlı olmakta!
***
PEKİ KAYBEDEN KİM? Genel kurala göre saldıran, öne çıkan “taraf” olmalı.. Kıbrıs’ta öyle olmuyor ama: Nitekim BM ile AB’nin kayırmaları sonucunca “saldıran öldüren yakan taraf durumundaki Güney’deki Rum’un kaybetmesi, siyasi ihtirası ve toprak gaspı nedeniyle de suçlu sandalyesine oturtulması gerekirken…
Kaybeden de suçlanan da Kuzey’deki Türk halkı olmakta! Sadece Rum-Yunan çevrelerince de değil.. Tüm Yunandan yana uluslararası siyasi çevrelerce de!
***
MADALYONU ÇEVİRİYORUM: Dün baktım bir gazetenin manşetinde son zamanlarda epey öne çıkan Maliye Bakanı bir yandan Hükümetin ipleriyle oynarken, öte yandan “hazinedar” oluşunun avantajında demeç üstüne demeç patlatırken şöyle diyor:
“Elektrik sorunu yaşamak bizim kaderimiz değildir!”
PEKİ elektrik sorununu halletsek bile ötesi sorunları yaşamak mıdır kaderimiz?
MESELA “çözümsüzlüğü” dolayısıyla dünyadan tecrit edilmişliği!.. Kısır ekonomiyi dolayısıyla olmayan ihracatı!.. Siyasi tanınmamışlık nedeniyle dünyada yapayalnız kalmış talihsiz ülkelerden biri oluşu!.. Hiçbir dünyasal etkinlikte yer alamamak gibi korkunç yalnızlığımızı!.. TC üzerimize kol kanat germese bir üfürükte buharlaşıp kaybolacağımızı… ***
VE SORMAK zorunda kalıyorum: Yaşamak mıdır var olmak! Ki bu korkunç siyasi sorunu yaşarken elektrikler yanıp sönse ne yazar?
Sular aksa akmasa ne olur ki? Yada hava alanıma uçaklar inip kalkmasa, gemiler limanlarımın rıhtımlarına yanaşmasa…
Hatta portakal enginar değil mi? Onları bile dış ülkelerden ithal etsek.. Ki dış ülkelere ihracatlarından elde edilen gelirleri, ithal ettiğimiz bir lüks arabaya ödediğimiz dövizden daha azdır…
Lafın kısası “pandemi” bitti dindi ama nasılsa unutmuştuk olanca toplumsal sorunlar yeniden gündeme geldi!
Her halde siyasilerimizin onca anlısı şanlısı geldi gitti makûs talihimizi değiştiremedi, şimdi Sn. Üstel’e ne “ne olacak anam bu hallerimiz mi” diyelim? Öyle geldi böyle gidecek işte…
***
KISACA TAKILDIĞIM: (BİZİM DEBREM DE OLSA!) Geçen hafta Larnaka açıklarında 5 şiddetinde bir deprem oldu. Ben o depremi sezenlerdendim. Her halde çok uzun yılların benzer sallantılarından mayalı olmalıyım, anında deprem olduğunu anladımdı. Çünkü evde bazı dolapların kapıları titreşirken sesler çıkartıyor dışarıda köpekler havlıyor kediler acı acı miyavlıyorlardı.. “Deprem oldu” dedimdi kendime ama çok da aldırmadımdı..
GEÇEN gün baktım İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Gürkan Yağcıoğlu uyarıyor ve diyor ki “yapılar deprem nedeniyle değil, eksik mühendislik hizmetinin etkisiyle de yıkılır” açıklamasını yapıyor..
HAKLI ve yerinde bir uyarı.. Yerden mantar gibi çok katlı binalar yükselir, ekonomimize katkıları nedeniyle sektörel övgülere mazhar olurlar ama bugüne kadar bu “inşaatların” depremle ilgili olması gereken ne uyarıları yapıldı ne de alınan tedbirleri açıklandı! Hatta yangına karşı da!
Söz konusu deprem eğer bu konularda kulakları delmiş, en azından inşaatların depreme ne kadar dayanaklı olabilmesi gerektiği konusunda şüpheler yaratmışsa iyi!
Hoca misali testi kırıldıktan sonra cezalandırmak yerine kırılmadan tedbirler almak çok daha yararlı ve akılcı olmalıdır.. Doğrusu bu konuda “ilgili Bakanlığın” denetim ve çalışmalarına yönelik teferruatlı açıklamalarını bekleyeceğiz..
































