Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DOMUZ GRİBİNDEN DAHA TEHLİKELİ BİR HASTALIĞIMIZ VAR!

Son bir kaç aydır dünyayı kasıp kavuran domuz gribi salgınıyla ilgili bir panik yaşanıyor. Bu, en çok çocukları, dolayısı ile anne babaları endişelendiriyor. Çarşaf çarşaf korunma yolları okuyoruz gazetelerde. Keza internet sitelerinde her gün rastladığımız yeni haberler, ölümler, ilaçlar, resimler, ağzı kapalı dolaşan insanlar, daha ne kareler, ne detaylar…

Elimizi nasıl yıkamamız gerektiğini anlatan reklamlar, marka marka el yıkama jelleri, bakkallara kadar giren ürünler, herkesin çantasında gezen sözüm ona dezenfekte sağlayacılar.. Git gide doğallıktan, dolayısıyla insan olmaktan uzaklaşıyoruz. Çünkü bu gibi pompalanan hastalıklar, virüsler arasında birbirimize potansiyel mikrop! gözü ile bakmaktayız. Öpmekten, sarılmaktan, tokalaşmaktan kaçınılması gerektiği anlatılıyor. El ele tutuşmak, kapalı alanlarada bulunmak, topluluk içinde zaman geçirmek, yani insanın birbiri ile ilişkisi sakıncalı. İnsanı insan yapan herşeyden şüphe etmemiz gerektiği sonucu çıkıyor ortaya. Bize öğretilen, reklamlarla hayatımıza giren, panikleten hastalık öyküleri, çocuğu çocuktan, insanı insandan, oyunu sokaktan, oyuncağı oyundan, ekmeği bölüşmekten, suyu aynı kapta içmekten, okula gitmekten, yani yaşamın doğallığından koparıyor.

Çocuğumuzu ve kendimizi nerden koruyoruz? Birbirimizden koparken, insanın insana potansiyel virüs bulaştırma kaygısı ile baktığı bu çağda, en büyük öldürücü korku sizce nedir? Tüm bunlar yaşanırken insanlığın ruhunu kör kuyulara atan, üzerine taşlar yığan, vampirlere emdiren BU SEVGİSİZLİK HANGİMİZİ YAŞATACAK?? Hangimiz insanın insana olan sıcaklığını bir aşının, bir dezenfekte ilacının korumasında bulacağız?

2009 yılında da bu panik yaşanmış ve aşı konusunda da bilim adamları, doktorlar, yazarlar, ikiye ayrıltı. Milyonlarca doz sipariş edilen bu aşılar yapılırken bu sefer de aşının yaratabilceği riskler, yan etkileri, ölümleri konuşulmuştu ardından… Tam bu dönemde hastalıklardan değil ama insanlardan, dostluklardan hastalık kaptığımı düşünüyorum. Ruhumu dezenfekte etmenin yolunu herhangi bir doktordan, tıbbi yardımdan değil, en eski bildiğim iyilestirici yoldan almayı deniyorum, iyi geliyor… Tavsiye ederim… Emeğimle, dişimle tırnağımla, tüm cahilliğim, korkularımla ama içtenlikle yarattıklarıma sığınıyorum. Yani hastalıklara karşı aşılanıyorum, biliyorum ki bu hastalık dönemini atlatınca bir sonraki yenilgilerimi daha hafif atlatacağım. Bilginin, sevginin, inancın, uzaklığın, paylaşımın, gerçeğin, sanalın, yalanın tanımını yeniden yapıyorum. Sığınarak eski bir aşka, sığınarak eski bir dosta, bulaştığım hastalıklı cümlelerden, kandırmacadan, hastalıklardan tüm zayıflığı ve tüm gösterişsizliği ile beni hep “orada” bekleyen, beni ben olduğum için sevenlere sığınıyorum. Artık eşitlik tanımını yeniden yapıyorum. Ağlarken, acı çekerken eşit olunduğunu biliyorum. Acı çekerken insan oluyoruz, evet… herkes gibi! bir insan. Acı çekerken ve ağlarken yarışmıyoruz, çıplak ve arınmış oluyoruz, yeni doğan bir coçuk gibi, ne güzel. En gösterissiz ama en soylu yanımızla. Çocuk olunca, insan oluyoruz. İnsanın insana olan korkusu koruyucu degil, bitiricidir. Esas, potansiyel öldürücü hastalık sevgisizliktir.

Ben aşılanma döneminden geçiyorum. Domuz gribi aşısı falan değil bu. Öldürmeyen şeyin güçlü kılması gibi. Ben, burnu akan bir çocuktan korkmuyorum. Ütelik de içimin titrediği, hastalıklarında tüm hayatımı altüst edebildiğim iki oğlum var. En zayıf ve en güçlü yanlarım onlar. Kurduğum endişeli korkuların haddi hesabı yok. Ama, bu hastalıklı hallerin kol gezdiği, içimin tir tir tirediği bir günde, oğullarımı çocuklardan degil, sevgisiz bir dünyadan korumak istiyorum. İnsanın insana yalnızlığıdır onlardan uzak tutmak istediğim. Bünyelerinin en çok sevgi ile güçlü olabilecegini biliyorum artık. Bir çocuktan korkmasınlar, sarılsınlar, gülsünler, ağlasınlar, el ele versinler, “yağ satarım bal satarım”, “dutmaca” oynasınlar. Ağaçlara çıksınlar, öpsünler, kucalaşsınlar doyasıya, korkmadan…

Evet, sevgisizlik potansiyel öldürücü risk. İsteyen dudak bükebilir! Kalbe de indiren, beyni, damarları de tıkayan en büyük potansiyel riskler arasında var mıdır bu olasılık sevgili doktorlar? Verdiğiniz recetelerde, diyetlerde var mıdır? Tahlillerde çıkar, röntgenlerde, tespit edilebilir mi bu? Cep telefonu ile oynanan oyunlar, dijili cicili kanallardaki masal okuyan o sanal yalnızlıklar, internetteki çocuk siteleri, playstationlarla büyüyen çocuklar için tüm bu ilgisiz ortam risk değil midir? Yüzlerini makyajla birbirine benzeten annelerin, masal okumamanın, anlatmamanın eksikliğinin çocukların dünyasında yarattığı renksizlikten haberleri var mıdır? Hazır alınan yemeklerin, evde yapılmayan böreklerin, fast! geçen vakitlerin, şarkısız sofraların, oyunsuz mükemmel döşenen evlerin, yasamlarımızda yarattığı boşluklara ne kadar etkisi vardır? Boşluk… Hepimizin hayatında değil mi? Hastalık, aşk da. Yanılgı ve yanılsama da. Doğada her boşluk dolar değil mi? Bu kuraldır. Ya da ilgilenmezsen ister çocuğunuz, ister eşiniz, ister sevgiliniz, çiceğiniz, eviniz, esyanız olsun, aynı kalmayabilir. Boşluklarımız, yani potansiyel risk alanlarımız. Yanılsamalarımız, kandırmacalıhastalıklarmız…
– genetiği degisen sadece organizmalar mı? ya genetiği değişen aşkları napacağız? Kırpıp kırpıp aş/n/ıcık mı?

Dünyayı ne kadar hastalıklı bir hale soktuğumuzun farkında mısınız? Sevgisiz, ilgisiz, önemsiz, özensiz çocuklar büyüyor evlerde. Koskocaman bir dünyayı getirdiğimiz bu karanlık nasıl katlanacaktı ki bize? Esas olarak tek tip fabrika malı gibi hayata verdiğimiz cocuklarımızınayniliğinden korkmalıyız? Bu bulaşıcı çağdan, bu bulaşıcı hastalıklardan, sevgisizlikten, güvensizlikten, insanı insandan uzaklaştıran bu aptal düzenden, bu kadar bilmişliğin içindeki cahillikten korkmalıyız.

—————————————————————————————————————–
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ADANIN, GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ İSANLARININ, GENETİĞİ DEĞİŞMİŞ AŞKLARI (GDO, GDA, GDİ- NE FARKEDER?)

Gülüyorum, ağlanacak halimize. Ne senin, ne benim, ne ötekinin, hepimizinkine. Bilmişimizin, bilmemişimizin, entellektüelimizin, cahilimizin, topyekün bu baŞkalaşan genetiğimize! Soruyorum, nasıl dayanacaktı dünya bize? Nasıl tahammül edecekti, bu kadar samimiyetsizliğe? Sadece hıyarın, mısırın, karpuzun, şunun bunun rengi, boyutu mu bir tek değişen? Ya bizim toprağımız? Ya ADAMIZ? Ya aşklarımız, dostluklarımız? Şarkılarımız, şiirlerimiz, parklarımız, oyunlarmız, yemeklerimiz, adetlerimiz? Neyimiz kaldı ellenmeyen, bize benzeyen? Yaseminden, gonnaradan, zeytinden, şinyadan, cemileden özür dilemeliyiz. Çocuklarmızdan, eşimizden, arkadaşımızdan, sevgilimizden, bir damla bize benzeyen herşeyden…Toprağımızda büyüyen neyimiz kaldi ki ayni? Bizler mi, ruhumuz mu? Sözlerimiz, harflerimiz, dediklerimiz, yazdıklarmız, verdiğimiz sözler, mektuplarımız mı? Yoksa dostluklar mı, buyrun, en alasından değil, en sanalından? Naklen yayın yapar gibi deşifre ettiğimiz kavgalarımızla mı, en özel anların, orta malı gibi savrulmasıyla mı düzeltecektik herşeyi? Ne kadar özensiz, ne kadar özentisiz, ne kadar sahte bir dünya bu? Sadece sen, sadece ben değil ki ötekilesen, genetiği değişen. Genetiği değiştirilmiş bir adanın, genetiği değiştirilmiş insanlarının, genetiği değişmiş aşklarından da ancak rengi, kokusu, tadı başkalaşan bir sonuç bekleniyor, ne acı…

MUTASYONA UĞRAYAN RUHLAR
Genetiği değiştirilmis koskocaman bir pazarda yaşarken, nice dostluk, nice guzellik, nice sevda var artık “mutasyona” ugrayan. Mutasyona ugradıkça da insandan insan bulaşan. Salgınlar halinde hem de. Genetiği degistirilmis organizmalar biziz! Bizim oynanmış, ellenmiş ve mutasyona ugramış ruhlarımız. Sevgi adı altındaki sevgisizlik, güç adı altında kendimize biçtiğimiz roller, gövde gösterileri. Korkmamız gereken sey bunca başkalaşma içinde insanlığın geldigi noktadır. Genetiğimiz değişti ve tam olarak bizi bekleyen, bu en en genleşen şeyin ne olduğunu henüz bilemiyoruz. Gülüyorum ağlanacak halimize. Benim, senin, diğerinin, ötekinin, hepimizin, mutasyona uğrayan bu dünyaninhayalkırıklıklarına…

———————————————
Bu hafta köşemde karikatürist dostum Serkan Sürek’in muhteşem Nazım Hikmet portresini paylaşmak istiyorum. Serkan Sürek üretimleri, entelektüel duruşu, dostluğu, öğretmenliği ile önemli bir yere sahip ülkemizde. Yolunun açık, başarılarının daim olmasını dilerim.

 


BULUT MU OLSAM?

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Nazım Hikmet Ran
________________________________________