Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür…
Çocukluk anılarımızın en bildik şarkılarından biriydi bu şarkı. Çocuk aklımızla her duyduğumuzda duygulandırdık. TRT 1 çocuk korusunda, reklamlarda, okul korolarında hep rastladığımız, bizim yaştakilerin ezbere bildiği bu hislendiren şarkının içinde hep uzakta olan bir köyü düşlerdik. Uzakta ama bizim olan bir köyü. O köy kafamda hiç değişmedi. Çocukluk anılarım kadar güzel, temiz ve ellenmemiş bir yer olarak kaldı belleğimde.
Yıllar sonra o köyü ben buldum galiba. Buram buram çocukluğum tüten, anılarımı saklayan, bozulmayan, modernlik denilen çarka yenilmemiş, nenemi, dedemi, Kıbrıs’ımın güzel insanlarını barındıran bu köy olsa olsa Kalavaç olabilir. Geçen hafta 5. Gıbrızlı Kültür ve Sanat Etkinliği’ne şiirlerimle davet alıp katıldığım, her yıl da bu etkinliklerin müdavim olan birisi olarak diğer festivallerle arasındaki farkı biliyorum artık. Köyün kimliğini, yapısını, kültürünü sindire sindire gezme şansı yakaladım.

Bu köyün Kıbrıs’ta bu kadar ses getirmesini, dikkat çekmesini, bu kadar ilerlemesini, kültürümüzü temsil etmesini sanırım ki bu ülkenin gizli kahramanlarından birisi olan Muhtarları Ömer Meraklı’ya borçluyuz. İddia ediyorum ki Ömer Meraklı, pek çok bakan, milletvekili, belediye Başkanı veya önemli! pek çok insandan çok daha büyük işler yapmıştır. Hoş, siyasi erkin çoğu faydadan ziyade zarar vermiştir bu ülkeye zaten, orası başka bir mesele. Bir tek insanın varlığı bile çok şeyi değiştirir. Bunu Kalavaç’ı yıllarca izleyen bir insan olarak gururla söylüyorum.
Muhtar Ömer Meraklı’nın samimiyet, özentisiz, kendine has tavırları, giyinişi, her işe kendinin koşması, medyayı kullanması, duyuruları yapması, Köyü onunla bütünleştirmiştir. Kalavaç’a yaptığımız ziyarette bizi muhtarlıkta ağırladı. İddia ediyorum ki Kıbrıs’ta hiçbir muhtarın odası bu kadar etkileyici ve emekle hazırlanmış değildir. Yıllarca gazetelerde çıkan Kalavaç’la ilgili haberler, eski dönemlere ait haritalar, islimden, seleye, sepete, dağarcığa, eskiden her köyde koyunlara takılan zillere, su kabağına, eski fotoğraflara kadar, neler neler yoktu ki o odada. Odanın tüm her yeri bunlarla kaplanmıştı. Muhtarımız bize bölgenin florasını çıkardığını söyledi. Eline kocaman bir albüm aldı ve o bölgeye ait bütün bitkilerin fotoğraflarını gösterdi. Bu çalışma müthişti. Bize buldukları mağaralardan bahsetti. Ondaki heyecan, yapacakları, yapmak için sıraya soktukları müthişti. Odasında bize ikram ettiği yiyecekler yine Kıbrıs’a hastı. Zeytinli, çörek, pilavuna yine ev yapımı idi.
Etkinlik günü köye giriş çıkışlar tıkandı. Sanki tüm Kıbrıs oradaydı. İnanılmaz bir ilgi vardı etkinliğe. Öyle bir sinerji yaratılmış, bu festival o kadar marka olmuş ki insanlar kilometrelerce yürümeyi, saatlerce trafikte beklemeyi göze alarak koşup gelmişlerdi. Gözün alabildiği upuzun yol köye girmek için bekleyen arabalarla doluydu. Bu kadar büyük bir ilgiyi hiçbir festival yakalayamazken, küçücük bir köy, mütevazi insanlar bunu başarıyordu.
Bu etkinliğin en güzel yanlarından bir tanesi de bütün köyün hemen hemen festival alanı olarak kullanılıyor olmasıydı. İnsanlar evlerinin önünde, bahçelerinde yemeklerini, kebaplarını, kahvelerini yapıp satıyorlardı. Kıbrıs’sa özgü el sanatları, fotoğraf sergileri, kültürel sergiler, güler yüzlü Kıbrıs insanı, sıcak ve samimi bir etkinlik vardı orda. Şiirli, şarkılı, konserli, müthiş enerjisi olan bir gündü.
Muhtar Ömer Meraklı bu ülke için örnek olsun. O köyün tarımı, kimyasal ilaç kullanımı, kültürü, insanı için yapmış olduğu çalışmalar takdire şayandır. Bu ülkeye birkaç tane daha böyle cesur yürek lazımdır. Onu ve ona destek olan, emeği geçen ekibini, Değirmenlik Belediyesini ve köy halkını yürekten kutlarım.
Biraz da gülelim
Nazım Muhtaroğlu, köylüm. Ancak Facebook’ta yaptığı espriler ve mizah anlayışı ile dikkat çekiyor. Tiyatro oyunlarında, skeçlerde ve TV’deki programlarda da izlediğimiz Nazım yaşamla dalga geçen, çok kişinin bulmadığı esprili yanlarla hayata bakan renkli bir insan. Bu seçim gündemiyle dolu günden gülümseyen bir selam veriyor size.
SEN YETER Kİ SUSMA!
Sensiz anlamı yok bu türkülerin
Bu gökyüzü altında yürümenin
Nefes almanın, şarkı çalmanın
Kazanılan-kaybedilen bu savaşların
Her şey dursun… Yazı sussun, şiir, öykü, deneme de… Sussun, eteklerini taşlarla dolduran sahte suratlar, sussun kalemlerini her oynatışta “ben” egosuna teslim olanlar. Sussun gündem, kazalar, kavgalar, maçlar, evlilikler, ayrılıklar sussun. Sen konuş yalnızca. Yıldızlar yüklensin sesine. Kelimelerin su olup yıkasın, arıtsın beni . Sesin, hem sılam, hem memleketim olsun. Sussun toprağın kokusu, sen koksun her yer. Harflerin can versin göğüs kafesime…
Konuş ki, sussun bildik parantezlerin tümü. Sussun ayraçlar, kesme işaretleri, noktalar, ünlemler… Sussun mikrofonlar önünde rol kesenler, sussun beyaz sayfalara siyah motiflerle karanlık ruhlarını çizenler. Satırbaşlarına bir çocuk gülüşü koyamayanlar sussun. Çocukları oyunlardan alıkoyanlar, yalancı sevgi beyanatçıları da kessin sesini. Kendine yabancılaşan büyük bedenlerin lojistik destekli gülümsemecileri sussun…
Sen aç deniz gözlerini, korkma. Yaşamın en büyük anlamı için konuş… Bırak sussun radyolar, sussun spikerler, bitsin ve başlasın mesailer… Bırak sussun siyasetçiler, makineler, isterse kesilsin elektrikler, dursun ve kırılsın ayarlı tüm saatler. Sen konuş ki en güzel şiirini yazmaya hevesleneyim bu adanın… Sen gül ki en mutlu sabahına uyanayım varlığımın. Gül masallar gerçek olsun kahramanlar dile gelsin kitaplarda. Canavarlarla savaşıp, iyilik perilerini yoldaş yapalım sevgimize. Bırak sussun, küçülsün cebe girsin geçmişi mevzi yapan isimler, bırak sussun insan yağmacıları, sevda bohçacıları, duygu pazarlamacıları. Kollarıma sevdaların azılısını, saçlarıma Akdeniz’in deli dalgasını, varlığıma kavuşmaların en inançlısını yaşatan sen, SEN YETER Kİ SUSMA…
































