
Kıbrıs Türk müzik işçilerinden biri daha göçtü aramızdan. Bu ülkenin hafızasına ince ince nakış gibi şarkılarını kazıyanlardan biri daha yıldız gibi kaydı. Sazı, sözü, sesi, yorumu ile hayat kavgasının içinde müziğinin sesi kısılan bir yorgun savaşçıydı Mustafa Parlaktepe. Bir yıldır kanserle olan mücadelesinde savaşı kaybetti birkaç gün önce. Söylediği şarkıları, çaldığı sazı, yanık sesi anılarımızın en güzel yerinde saklandı.
7-8 yaşında bir çocuktum. Elinde hediye paketi ile gelmişti. Parlak hediye paketini açtığımda bir kız çocuğunun en çok sevdiği oyuncaklardan biri çıkmıştı kutudan. Sapsarı saçlı, pembe yanaklı dünya güzeli bir kız bebek… O bebek büyüdükten sonra da ailemize ilk geldiği günün simgesi oldu benim için. Kutunun üzerinde “Betty” yazıyordu. O gece o bebekle uyudum ve sonraki gecelerde de.
Nuray Teyzem, en küçük teyzemiz. Su katılmamış, sevginin, hoşgörünün, insanlığın son temsilcilerinden. Mustafa Parlaktepe onun kocasıydı. Yani eniştemiz. Betty bebek bana onların dünürcülük gecesinde hediye olarak gelmişti. Çocukluğumun en güzel anılarını paylaştığımız insanlar onlar. Hele teyzem o kadar cömert, o kadar sevgi dolu bir insan ki iyilik kelimesi onun isminin karşısına tam açıklama olarak yazılabilir.
Mustafa Parlaktepe sazı resmen konuşturan bir müzisyendi. Orhan Gencebay’ın patladığı yıllarda sanki Kıbrıs’taki temsilcisiydi Orhan Babanın. Babamla birlikte pek çok etkinlikte birlikte türküler, şarkılar çalarlar, söylerlerdi. Mutfakları sanki bir stüdyoydu. Ne zaman bir araya gelseler şarkı ile girerlerdi lafa. Şarkılar içinde, müzisyenler içinde büyüdük. Sonra eniştem Mustafa Parlaktepe pek çok teklif aldı, pek çok mekanda sahne aldı. Yanık sesi ve sazı ile doğuştan gelen yeteneğini herkes tanımaya başladı.
Yıl 1983 olduğunda müzisyen bacanaklardan büyüğü yani Cemal Balses kanser illetine yenilerek aramızdan ayrıldı. Yani babam. Mustafa Parlaktepe, abisi, can dostu olarak bildiği Cemal Balses’i kaybettikten sonra çok etkilendi. Hem müzik hem aile ortamında hissedilen bu boşluktan sonra ikinci çocuklarının adına Cemal adını verdi.

2013 yılının bahar aylarında Cemal Balses belgesel çekimlerinde abim Derviş Güryel’in kamerasının karşısına geçti Mustafa Parlaktepe. Hasta ve bitkindi. Her şeye rağmen yaşamındaki en önemli insanlardan olduğunu söylediği bacanağı Cemal Balses için bedeninde ve ruhundaki yorgunluğa, bitkinliğe rağmen kabul etti röportajı. Onunla olan anılarından bazılarını anlattı. Saz çalamayacak kadar yorgun hissediyordu kendini. Teyzem sazını çıkardı. Biraz ısrar ettik, hatıra da kalsın diye… “Çalamam” dedi. Zorlamadık. Biraz sonra röportajda anılar canlandı. Gözleri ilk kez parladı. O güzel günlere doğru yolculuk yapıyordu önümüze. “sazımı verin” dedi. Hepimiz sessiz sedasız onu izliyorduk. Verdik sazını. “Babanızın en sevdiği şarkıydı” diyerek “sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar” diyerek hem çaldı hem söyledi. Gözyaşları içinde dinledik onu. Hepimiz ağlıyorduk. 30 yıl öncesinde kanser illetine yenilen bacanağını yad ediyordu bu yorgun ve hasta adam. Söylerken aynı illet onun bedenini kemiriyordu.
Son kez çaldı sazını. Onu son kez eline aldı. Son kez söyledi şarkısını.
53 yaşında kaybettik onu. Üç tane aslan gibi oğul ve son gününe kadar her an yanında olan vefalı bir eş kaldı geride. Yığınla an, anı. Bir de şarkılar. Sazının tellerindeki şarkılar ve o günlerden kalan fotoğraflardan gülümsemekte şimdi bize şimdi bize…
Yaz bitti

Uzun bir koşuşturmacanın ardından yeni bir döneme koşar adım gidiyoruz. Ufaktan gece serinlemeleriyle Sonbahar kendini hissettirmeye başladı.
Ağustos ayında evimde, ailem, sevdiklerimle geçirdiğim koskoca bir ay geride kaldı. Aylardır, koca yaza damgasını vuran festival de bitti.
Yaz bitti. Denizi, kumu, üzüntüleri, sevinçleriyle birlikte nice anı sığıştırmış olduğum cinnet sıcaklar geride kaldı. Oğullarım biraz daha büyüdü. Zorluklarımız biraz daha arttı.
Bu yaz geçen yılkinden çok farklıydı. Çıktığım yolculuğumda daha az anlaşılır olmanın bedeli ile gözyaşlarım, sevinçlerim de farklı mahallelere yol aldı. Şiirin belki de en suskun olduğu bir yazı geride bıraktım. Geçirmiş olduğum zor kışın ardından şiirin susması benim için bir “ES”, bir molaydı. Dinlenme toparlanma, kendine gelmeydi. Biraz kendini arama, güç toplama, gerçekte kim olduğum sorularına farklı yerlerden bakmaydı. Şiir, yaşadıklarımın içinde vardı. Acısı, cinneti, sarsıntısı, depremi ile… Biten bir yazın ardından şiirin beni o sarı benizli mevsimde beklediğini biliyorum. Hayatımda dökülen yaprakların, şarkılarımda esen rüzgarların, hüznün, terkin, kırgınlığın, kırıklığın, yanılgının, yanılsamanın, yeniden kendine tutunmanın, toprağın, barışın, çocuğun, aşkın şiirini yazmak için bekliyor beni Hazan, saklandığı o bildik akşamüstünde…
Yaz bitti…
İzin bitti…
Tatil bitti…
Festival bitti, sabah uykuları bitti, cinnet sıcaklar, öğle uykuları, telaşsız kahvaltılar bitti. En önemlisi çocuklarımıza geçirdiğimiz uzun anlar, paylaşımlar, uyumalar, uyanmalar, deniz, kum, kumsal, plansızlık bitti…
Yaz bitti. Sonbaharın hafiften üşütmeleri ruhumu tıklatmaya başladı. Şiirlerim hafiften dürtmeye başladı uykularımı. Yenilgilerim, yanılgılarım cümle cümle gelmeye başladılar kapıma. Kelimelerimle aramı açtığım bir yazın ardından durdum, düşündüm, soluklandım… Hazırım, işe, okula, zorluklara, ödevlere, kaygılara, kavgalara. Yeni baştan kuracağım anılara, kahkahalara, zaferlere, dostluklara…
Hazırım…
Yaz bitti ama yaşam devam ediyor…
Yaz bitti ama ben bitmedim… Yaşanacak nice günümüz var daha…
































