Kökene dayalı bir siyasi parti daha ömrünü tamamlamak üzere…
Bu ülkenin insanı, ayrımcılıktan çok çekti.
Hele Türkiye’den gelen ve bu ülkede kökleşen insanlara karşı uygulanan “mağdur” edebiyatı, bu yolla siyaset yapma gayretleri her zaman ters tepti…
Bundan önceki YDP’nin 1990’da dağılarak UBP’ye katılması gibi, bu defa da bu ayrımcı siyasetin, bizzat Türkiye kökenliler tarafından bir kez daha reddedildiği anlaşılıyor…
Arıklı’nın YDP’si önce ortadan ikiye bölündü. Bir grup doğrudan UBP’ye katıldı, diğer yarısı hala seçime hazırlanıyor. Ancak taban çoktan kaymış durumda. CTP, DP ve diğer partilerden aday çıkan Türkiye kökenlilerden sonra, UBP Genel Başkanı Faiz Sucuoğlu’nun önceki gün YDP’den istifa edip UBP saflarına katılan 160 kişiye rozet taktığı haberi akışın ciddi olduğunu gösteriyor…
Konuya herhangi bir partinin bu tabandan kazanç sağlaması olarak bakmak yanlış olur.
Dediğim gibi, Türkiye kökenli seçmenin zorlama bir şekilde, temelinde ayırımcılığın olduğu bir siyasetin parçası haline gelmeyi reddederek, bunun yerine, kurumsal, köklü yapıların içinde eşitler olarak yer almaları, bunu tercih etmeleri önemli…
Tarih bir kez daha tekerrür etti. Doğru olan da buydu. Bundan sonra aynı şeyi denemeye kalkan olursa, tarihe şöyle bir bakması yeterli olacaktır. Belki artık böyle bir macerayı kimse denemez.
Bu topraklarda yaşayan, geleceğini bu ülkede kuran insanlar, birileri istedi diye ötekileştirmeye izin vermedi, vermeyecek…
DOĞA KATLİAMI YAPAN ÜNİVERSİTE…
Biyologlar Derneği, en etkili meslek örgütlerimizden biri. Mimar Mühendisler Odası gibi, Şehir Plancıları Odası gibi… Onlar da olmasa, memleket hepten tarumar edilecek. Gerçi onların da katliamlar yapıldıktan sonra haberleri oluyor, çünkü bu işler gizli saklı yürütülüyor, oldu bittiye getiriliyor…
En son haber, Girne bölgesinde Barış Plajı karşısında ormanlık alanda 325 çam ağacı ve 20 zeytin ağacının katledilmesi olayı.
Meğer araziyi bir üniversiteye vermişler.

Bilime inanması, doğaya herkesten fazla sahip çıkması gereken kurumların başında üniversiteler gelmeli. Gerçek anlamda bir bilim yuvası doğaya böyle davranamaz.
Allah bilir belki de doğa ve çevre bilimleriyle ilgili bölümleri de olacak.
Üniversite olayı tümüyle ticaret oldu dediğimizde kızarlar. Peki bu nedir?
O ağaçlar ne için kesildi? Rant için. Birileri üniversite kursun para kazansın diye. Bu ülkeye saygısı yok! Kendi ülkesine saygısı olmayan yönetimlerden cesaret almış, kesiyor da kesiyor.
Böyle bir yapıya “üniversite” demek mümkün değil…
Olay patladığından bu yana 2 gün geçti, doğayı korumakla mükellef devlet kurumlarından ya da “üniversite” den bir açıklama yok.
“Sıcak para gelecek, arsa, arazi, dış yatırım” sözleri geveleyen iktidarın bulduğu formül bu olsa gerek…
YERİN KULAĞI VAR
KKTC’Yİ REFAHA KAVUŞTURACAKLARMIŞ:
KKTC tarihinin en büyük borçlanmasına imza atan UBP hükümetleri şimdi de kalkmış, hedeflerinin kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonomi yaratmak olduğunu söylüyorlar. Hatta, KKTC’yi istikrarla refaha ulaştıracak tek gücün UBP olduğunu bile iddia ediyorlar. Yahu, son iki buçuk yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz, vatandaşın durumu ortada. Hala daha hangi refahtan bahsediyorsunuz? Maaşları bile borç harç öderken, nasıl kendi ayakları üzerinde duracak bir ekonomiden bahsedebiliyorsunuz? Çocuk mu kandırıyorsunuz?
SERDAR’IN TESPİTİ ÖNEMLİ:
32 yıldan sonra siyasete ara veren Serdar Denktaş’tan bir kitaplık cümle; “….Taraftarınıza diyeceksiniz ki; ekonomik, sosyal yaklaşımlar, vatandaşlık meselesi var. Bunların üzerinden tartışmalarımızı yapalım. Devlet, egemenlik, siyasi eşitlik değil. Bu konularda ortak nokta bulunabilir”… Tamamen katılıyorum. Yalnız, ülkeye dayatılan hamaset gözlüğü buna ne kadar izin verir, bilmem. En azından asıl sorunlar daha yüksek sesle söylenmeli ki, vatandaş da üstünde oynanan oyunu görsün.
“KKTC YAŞATILACAK”:
Özellikle de sağ kesim siyasetçilerin en çok kullandığı kelimelerden birisi, “KKTC yaşatılacak” sözüdür. Kırk senedir aynı lafları dinliyoruz, sıkıştılar mı vatan, bayrak edebiyatı… İyi de sizler KKTC’yi yaşanmaz hale getirenler değil misiniz? Ne adalet kalmış ne güven ne istikrar… Ülkeyi tarumar edenler, seçimlerden sonra başka türlü davranacaklarını söylüyorlar. İlginç olan bunu her seçim söylüyorlar… Sonra, yine torpil, yine rüşvet, yine partizanlık; işbilmezlik, teslimiyet… Bu ülke böyle yaşatılmaz, ancak sıfırı tüketir. Tam da bunun eşiğindeyiz.
BU DA OCAK’TAN SONRA:
Tedbirler alınmazsa bulaşın daha da artacağı uyarısında bulunan Sağlık Bakanı Pilli, yine denetimi vatandaşa bırakıyor. “Ocak ayından sonra rahat edeceğiz” diye de bir ifadesi var. Ocak’tan sonra sağlık elemanı istihdam edeceği söylemi gibi, bu da mı seçime endeksli? Seçim yasakları denetimi de mi etkiliyor?
NASIL GÜVENECEKSİN:
Sağlıkta iplerin elden kaçtığı açık. Düşünün 666 tane pozitif vaka açıklanıyor. Sizce bu kadar insanın kaç tane temaslısı olabilir? Ve bunlardan kaç tanesi pozitif çıkabilir? Omicron’un yayılma hızına bakarak yapılan tahminler korkutuyor. Bir de bakıyorsunuz, bir gün öncekinin yarısı kadar vaka. Ertesi gün, ondan da az. Olacak iş mi? Temaslı takibi pandeminin ilk yılında olduğu gibi dikkatli sürdürülseydi, böyle olmazdı. Güvenmiyoruz, güven vermiyorsunuz.
3 HAFTA SONRA FARKETMİŞLER:
Denetim olmayınca, işler maskaralığa dönüyor. PCR testleri 150 lira olalı tam 3 hafta oldu. Laboratuvarlar kendileri belirlediler ve uyguladılar. Halk da resmi bir karar sandı, sesini çıkartmadı, kuzu kuzu ödedi. Meğer öyle değilmiş. Bakanlık bunu 3 hafta sonra fark ediyor ve “100 liranın üstünde alamazsınız” diyor. Bundan sonra yasal işlem falan da yapacakmış. Yazık, çok yazık.
































