“Millet” olgusunda en küçük topluluğun “aile” olduğu söylenir.
Şöyle ki yaşamı devam ettiren üretkenliğin yadsınamaz gerçekliğinde “çekirdek” denmekte!”
Ki sorulasıdır: Dünya mı bu “üretken çekirdeğin” etrafında dönmekte yoksa “çekirdek” mi dünyanın etrafında? ***
HAYIR, felsefe yapmıyoruz. Sadece “talih mi yoksa talihsizlik” mi olduğu hâlâ tartışmalı “Kıbrıs” gibi bir adada, geçmişten gelip geleceklere doğru yürürken “adalı” kimliği altındaki “varlığımızı” sorguluyoruz. Ki sakın küçümsemeyin:*** RAHMETLİK babam “ne olduğunu” nereden gelip nereye gittiğini ve “ben kimim” diye kendini sorgulamaya başladığında; hâlâ “işverenlerinin” kölesi esamesinde çalışan, üstelik kendisini çalıştırdıkları için onlara şükran duyması gereken bir garip dideydi ama ne “ruhi” olacak kadardı düşünceleri ne kaderini değiştirecek kadardı iradesi! ***
O YILLARDA sendikalara “sindehniya” derlerdi. Zaten memlekette biri Sağda biri Solda iki sendika vardı sadece..
Sağdaki “gekkolarındı! Soldaki “komünistlerin.” Türk işçileri önce sekiz saat iş, sekiz saat istirahat sekiz saat uyku hakkı için mücadele eden Soldaki komünist sendikası AKEL etrafında kümelendiydi..
Tutun ki 1940’lar sonrasının “uyanışıydı.” Ve gerçekten (halklar) değilse bile “işçiler kardeşti!” ***
BUNA karşın işçiler “şükran duymamış olsalar da” yıllar yılı çalışmalarının karşılığı olan yevmiyelerini o “işverenlerin” ödediğini iyi bilirlerdi!
(BUGÜN çalışan insanlar sosyal sınıflarına göre çok daha adilane koşullarda, üstelik hak hukuk sahibidirler.)
Yeter ki layık olduklarınca yönetilecekleri basiret sahibi yöneticiler ellerinde olalar..
***BUNA KARŞIN ama ne diyordu şair? “Hiçbir şeyden çekmedi nasırından çektiğince!” Ki KKTC insanının hayatı bıçak darbeleriyle atılmış derin yaraların izleriyle doludur! Nasırları boyunlarında asılı gerdanlıklarıdır..! ***
NEDEN “AİLE” DEDİMDİ? Çünkü “milleti” oluşturan en küçük yapı taşıdır.. Çekip alın altından, millet yıkılır!
Belki artık emsalleri çok azalmıştır.. Fakat daha 1950’ler öncesi ve sonrası yıllarda, Kıbrıs Türk halkının ekonomik potansiyelini “aile ekonomileri” ayakta tutardı.. Şimdilerde olduğu gibi “yıllık kalkınma planları” falan yoktu. “Aileler” kendi kümelenmeleri oranında yıllık yaparlardı üretim planlarını.. Ki o planların sonucu olması gereken parasal gelirleri, memleketin “hazinesine” tekabül eden “ihtiyat akçelerini” oluştururdu.. ***KISACA aileler gelişip kalkındıkça memleket de gelişip kalkınırdı… Sonuçta devlet olmak yollarını böyle açtık. Sosyoekonomik gelişmeleri değiştirip yenilerken, çağdaşlığı yakaladık ki artık yıllık “bütçeler” konuşulmakta!.. Öyle mi?
***BAKIN “TERZİOĞLU” NE DİYORDU? 1970’li yıllar! Yani bundan 50 yıl, tutun ki yarım asır öncesi! Allah rahmet eylesin. Ulusal şairimiz Özker Yaşın sadece şiirleriyle değil, “taşlamalarıyla” da döktürüyordu ki az ötesinde de rahmetlik Fuat Veziroğlu vardı..
Bizim sayfalar dolusu gazetelerdeki lafazanca yorumlarımıza karşılık, onlar üç beş şiirsel taşlamayla toplumun resmini çiziyorlardı! Ki aradan elli yıl geçti hâlâ dipdiridirler o dizeler! ***HATIRALARIN nostalji olabilmeleri için zaman tünellerinden gelip geçmeleri gerekir. Hem de yıllar yılı, katar katar, sonu gelmeyen bin bir türlü anlatımlarıyla… ***
YIL 1970 Yani bundan 50 yıl önce..
Bakın “Hödükname” adlı bir avuca sığacak kadar küçük el kitabı esamesindeki “taşlamalarında” Özker Yaşın, müstear adıyla Terzioğlu, “Gelecek” adlı taşlamasında ne diyordu 50 yıl önce: ***
“MEMURLAR bekleşmekte ay sonu zam gelecek.
Herkesin umudu, bu maaşlar tam gelecek.
EVDE yolda dairede hep ayni konuşmalar
Para dolu heybeyle bay Orhan Çam gelecek.
İLKOKUL Ortaokul lise öğretmenleri inanmışlar ülkeye yeni nizam gelecek. KORKARIM ki bu yıl da bütçe iyi pişmeden soframıza kaskatı ham gelecek.***b ÖMÜRLER BÖYLE GEÇTİ: “Kimilerimiz nutuk attılar, kimilerimiz şiir yazdılar.. Kimilerimiz “milletvekili, bakan, başbakan oldular.. Kimilerimiz “iş insanı” oldular.. Hiç bir şey olamayanlar “olanların işçileri, çalışanları, görevlileri falan oldular!” Herkesler yani, şöyle veya böyle bir şeyler oldular…
BİR tek KKTC! Hâlâ ne olduğunu ne olacağını ne bilen var ne tahmin eden..
Son bıraktığımda Başbakan Saner UBP olmazsa olmaz şartı ile aydınlık yarınlardan, Sn. Cumhurbaşkanı Tatar ise “KKTC’nin Kuzey’de egemen devlete dönüşeceğinden” söz ediyordu.. Allah kabul eylesin…
Ey çilekeş memurlar sevinmeyin pek fazla Türkiye’den sizlere belki selam gelecek!
***
Oysa Kıbrıs Türk halkı o hatıraları yaşamayan önce “tarihini” yaşadı dolayısıyla varoluş tarihini yazdı..
Kaldı ki nostaljiye ayıracak tırnaklık zamanı yoktu! Nitekim yarım asırdır da en büyük hakkı olmasına karşın geleceklerine yönelik hayal bile kuramıyor!
MESELA hellimini AB’ye nasıl satacak? Bilemiyor ki o satışlarından sağlayacağı gelirlerinin ulusal getirilerini hayal edebilsin..
***
NİTEKİM ARTIK BİR DE HELLİM SORUNUMUZ VARDIR: Tutun ki Rum tarafının çabasıyla “Kıbrıs helliminin” AB’de tescili Kuzey’deki Türk halkı için de dedemin dedesinden kalma hayvancılığımıza nazire süt ve süt ürünleri yönünden bizim için bulunmaz fırsat olmalıydı..
Aylar önce AB standartlarına uygun hellimin nasıl üretileceği, yüzde kaçının keçi sütü olacağı gazetelerin manşetlerinde salınırken biz de “köşemizde” komşuda pişer bize de düşer umudunda “aman bu fırsatı değerlendirelim” diyorduk.. ***
İLK HABERLER GELDİ AMA: KKTC de yıllık 155 milyon litre süt üretilmekteymiş. Bu sütün en az yüzde 60’ını mamül hale getirip satmak zorundaymışız..
Tutun ki “AB’ye yönelik hellim üretimi bu sorunu izale edecek önemdeymiş…” ***
FAKAT O DA NE? Çok kısaca AB standartlarına uygun hellimi üretecek ne doğru dürüst bir hazırlık yaptık ne de AB’nin hellimle ilgili KKTC’deki denetim mekanizması durumunda olan “Burcai Veritas” adlı görevli örgütle temasa geçtik..
Üstelik Türk tarafına hangi evsafta sütten hellim yapılması gerektiğine yönelik bilgi vermediği için teessüflerimizi de bildirdik!
Ki Kıbrıs hellimi olması için evsafını saptama yönünden hazırlanan 30 soruya doğru cevap verilmesi gerekirmiş!
Düne kadar bunu sadece AB ile ilişkileri düzenlenme görevindeki bürokratlardan başka kimsecikler bilmiyorlardı ama!
***
ACELE ETMEDEN YAZAYIM. Zaten 47 yıldır biz bu adada “kaybetmek” üzerine oynuyoruz!
Kazanımlarımız olmasa da kaybetmiyorsak bunun nedeni her defasında TC’nin müdahalesiyle “batışın” kıyısından dönmemizdir..
Öyle de artık sorulası değil midir? Kaç zaman daha? Kaç zaman daha Kuzey’deki varlığımızın teminatını “asker” sağlayacak?
Kaç zaman daha o teminatın yerine “sosyoekonomik büyüklüğü ikame edemeden” rastlantılar içinde yaşayacak, Rum’un Güney’de kendinden arta kalan fırsat kırıntılarının peşinde koşacağız?
***
MESELA Özker Yaşın.. Öteki nam’ı adıyla “Terzioğlu” bakın 1970’ler “Topluma gazel” şiirinde ne diyor:
“GÖRÜŞMELERDEN sonuç sıfıra sıfır demek.. YA senin kaderindir ey toplumum beklemek.
İsmet Paşa atanmış inanıp bay Jhnson’a
Ne yazık bunun için atmamış Rum’a kötek!
Neticede kabaklar başımıza patladı.
Yıllardır yaptığımız dertlere dert dert eklemek.
Denktaş’la Klerides ne konuşurlar bilmem
Elbet güzel oluyor buluşup kebap yemek.
Şu tazminat işini bir sıraya koymadan
Doğru mu göçmenlere geriye dönün demek.
Rumlar koşar adımla geliyor hedefine
Biz hedefsiz kalmışız işimiz emeklemek…
***
ARADAN yarım asır geçti. Var mı bir değişiklik?
































