Cumhurbaşkanlığında, CTP ve TDP’nin katılmadığı dünkü toplantının çıkışında Ersin Tatar’ı oldukça sinirli gördüm…
İki partinin katılmayışını demokrasiye aykırı bir tutum olarak nitelemeye çalışıyordu. Hatta “makama hakaret” falan diye de abartmaya kalktı.
Allah Allah…
Peki New York’da savunduğu tezin demokratik bir temeli var mı?
Önce Cenevre’de… Bütün parti başkanları da oradayken, kimseye haber vermeden sunulan o 6 madde ne kadar demokratikti?
Siyasi partilerden bilgi saklamanın demokraside yeri var mıydı?
Bal gibi biliyoruz ki, reddedeceklerini bildiği için önceden bilgi vermedi. Bu demokratikti öyle mi?
Açıkça şudur; varıp da karşı çıkarlar, yapacağı işe androş koyarlar diye gizledi, bu kadar basit. Bu demokratikti, demokrasinin unsurlarına, halkın en az yarısına hakaret değildi…
En azından New York seyahati öncesinde bu tür bir toplantı niye yapılmadı? Neden yine kimseye bilgi verilmedi. “Ben gidiyorum, beğenirsiniz, beğenmezsiniz, bunları söyleyeceğim” bile denmedi. Bu demokratik miydi?
Şimdi kalkıp, “Vay niye gelmediler, bu demokratik değil”…
Kimsenin engelleyeceği falan yoktu. Ama temsil ettikleri tabanın arzularına ters bir iş yapılıyordu, muhalefet etmek en doğal haklarıydı, buna bile fırsat verilmedi ki?
New York’da coşmuş, Cenevre’den de ileri gitmiş…
Genel Sekreter’e gidip Güvenlik Konseyi’ne görevi iade etmesini tavsiye etmiş.
Dünyada üzerindeki tek eşit statümüz de ortadan kalksın…
Bunun arkasından, hala sarıldığımız garantörlük, 60 Anlaşmalarından kaynaklanan diğer haklarımız, BM’nin kabul ettiği siyasal eşitliğimiz de ortada kalsın. İyot gibi, iyice izole olalım…
“Güvenlik ve özgürlükten vazgeçilmez” diyor Tatar… Uluslararası anlaşmaları reddetmekle, bunların tehlikeye gireceğini görmüyor.
Böyle bir durumun getireceği artçı sarsıntıların sonuçlarına hiç kafa yormadığı belli.
Madem yol ayrımına gitti, madem bunu içine sindirdi, demokratik tepkileri de içine sindirecekti. Onun riskini de göze alacaktı.
Halkın sadece yarısının onayıyla ve türlü alavera dalavera ile seçilmesi ona, en temel, en hayati konuda, geleceğimiz hakkında anti-demokratik davranma yetkisini vermezdi.
O tersini düşünüyor.
O zaman öfkelenmeye devam edecek, aynen bizim gibi…
YERİN KULAĞI VAR
HP MEMNUN:
Halkın Partisi; ne Cenevre öncesi, ne New York öncesi kendilerine bilgi verilmemesini içine sindirmiş ki, dünkü toplantıya “devlete olan saygıları” gerekçesiyle katılmışlar. Aslına bakarsanız, hani Tatar’ın da yuvarladığı “iyi niyet önlemleri, ilişkileri geliştirmek” falan Halkın Partisi’nin çözüm yerine koyduğu bir şeydi. “Nasıl olsa çözüm olmaz, bunları yapalım”. Yüz sene daha dünyadan izole, ambargo altında yaşayalım, ama aramızda birkaç kırıntıyla idare edelim. Neye yarayacak? Bütün sınır açılsa ne? İşte Greenpass olayı. Sadece bu bile bir an önce çözüm demek için yeterli sebep…
DANIŞMA KURULU NEDEN TOPLANMADI:
Cumhurbaşkanlığında, bugün açılması beklenmeyen Meclis’in nisap sorunu da ele alınmış. Yeri miydi? Bu konunun Meclis’te görüşülmesi gerekmez miydi? Meclis Başkanı’nın durumun riskini görerek, 1 Ekim’den önce Danışma Kurulu’nu toplaması lazımdı. Son dakika şansa bıraktılar. Herhalde gece operasyonlarıyla halledeceklerini düşündüler…
SUCUOĞLU İLK TURDA BİTİRMEK İSTİYOR:
UBP’nin kurultay ayına girdik. Dört aday, kurultayı kazanmak için örgüt ve delege turlarına hız verdiler. Özellikle Sucuoğlu, kurultayı ikinci tura bırakmamak için büyük bir çaba harcıyor. Sütten ağzı yandı bir kere. Saner ise ülkede bulamadığı desteği yurt dışında arıyor. Partide hala etkili olan eski Genel Başkan Özgürgün’ü ziyaret için İstanbul’a giden ve yapılan anketlerde son sırada görünen Saner’in, orada istediği desteği alıp almadığını, alsa da bir işe yarayıp yaramadığını kurultay günü göreceğiz. İki turlu bir seçim olursa, yine ilginç şeylere tanık olacağız…
KURULTAY DA TEHLİKEDE:
UBP Tüzüğünü değiştirmeyi başaramadılar. Hani, oy kullanmak için süreyi kısaltacaklardı da Ersan Saner’in yazdığı yeni üyeler de oy kullansın. Bunu bir de savunuyordu. Tüzük değişikliği geçmediği halde, süresi dolmayanlara Mağusa bölgesinde oy kullandırıldığı iddiası çıktı ortaya. Kurultay, daha başlamadan mahkemeye düştü. Mahkeme ara emrinden sonra, duruşma için ivedilik vermezse, kurultay şimdiden tehlikeye girdi demektir. Rahmetli Küçük dönemindeki gibi bu kurultay da mahkemede biterse şaşırmayın…
GEVŞEME ZAMANI DEĞİL:
Dün test yaptırmaya gittik, ilk kez sırada birçok ilkokul çocuğu gördük. Görevlilere gelen bir telefona kulak misafiri olduk, “Pozitif öğrenciler bekliyor, gidelim” dediler. Birkaç gece önce, bir hastanemizin acil servisinde yüksek ateşle bekleyen iki küçük öğrenciye rastladık, onları da “Pazartesi polikliniğe gelin” diye geri gönderdiler. Sadece orta öğretimde 3 haftada 93 öğrenci pozitif çıkmış. İlkokullar ha keza. Aman dikkat, toplumda ciddi bir kesim aşı karşıtlığını sürdürüyor. Gevşeme zamanı değil. Siz Sağlık Bakanı’nın ne dediğine bakmayın, kendinize dikkat edin, çocuklarınızı uyarın…
BAŞARILARI, HALKI SOKAĞA DÖKMEK:
Halkın isyanı içten içe büyürken, her köşede bir eylem devam ediyor. Li-Koop’un eylemi, Şöför Okulları’nın eylemi, bir Belediye Başkanı’nın imar planı için Bakanlık önünde kurduğu çadır. Haydi büyük sendikaları siyaset yapmakla suçluyorsunuz. Ya bunlar? Ya mahkemeye verilen icraatlarınız? Neredeyse yargıya gitmeyen icraat yok. Ben o koltuklarda oturanların yerinde olsam, utancımdan insan içine çıkamazdım. Öylesine rahatlar ki, hepsini başarı diye de satabiliyorlar…
































