Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı’ydı ama henüz milletvekili bile değildi.
Malum şiirden dolayı hapse girmiş, siyasi yasak almış ve AK Parti’nin muazzam seçim zaferine rağmen milletvekili olamamıştı.
Partisi Anayasa’yı değiştirecek kadar milletvekiline sahipti ama kendisi Başbakan değildi.
Erdoğan daha milletvekili değilken ilk görüşmemizi yapmıştık.
AK Parti’nin Ankara, Balgat’taki mütevazı genel merkezinde mülakat gerçekleştirmiştik.
Annan Planı’nın ikinci versiyonunun tartışıldığı ve Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti adına 1 Mayıs’ta Avrupa Birliği tam üyeliğini neredeyse garantilediği günlerdi.
Annan Planı temelinde bir çözüm ile Kıbrıslı Türkler de tam üyeliğe dahil olacaklardı.
Bu nedenle Avrupalılar başta olmak üzere tüm dünya hızlı bir çözümün peşindeydi.
Erdoğan kendisini böylesi bir ortamın içinde bulmuştu.
Bir yanda yapılacak ara seçimle milletvekili ve Başbakan olmanın stresi, diğer yanda kendisiyle yaşıt Kıbrıs sorununda bilinen politikaları ters yüz eden gelişmeler ve önemli kararlar arifesi.
Benim onunla yapacağım mülakattan ziyade uzun uzun Kuzey Kıbrıs’taki durumu konuşmuş, o sormuş ben de yanıtlamıştım.
Anlattıklarım arasında Kıbrıs Türkü’ne verilmesi gereken değere özellikle vurgu yapmıştım.
Bunu pekiştirmek için de rahmetli Bülent Ecevit’ten örnek vermiştim.
Rahmetli babam sıkı bir Ecevit hayranıydı.
1975 yılı şubatında gemiyle (o zaman havaalanı yoktu, uçak da yoktu) Mağusa Limanı’na geldiğinde Ecevit’i arabasıyla birlikte omuzlara alanlar arasında babam da vardı.
Bizim evin oturma odasındaki cam çerçeve içinde büyük Ecevit fotoğrafı o gün asılmıştı.
O fotoğraf tam 23 sene asılı kalmıştı.
Ta ki o talihsiz açıklamayı yapana kadar;
“Kıbrıs’ta tek bir Kıbrıslı Türk kalmasa bile orası bizim için stratejik değerdedir” demişti Ecevit.
Bu sözler üzerine büyük bir travma geçiren babam da “Ecevit’in gelip bizi kurtardığını zannediyordum fakat dağlar ve taşlar için gelmiş” diyerek o fotoğrafı indirmişti.
Erdoğan’a bu olayı anlatmış ve aslolanın Kıbrıs Türkü olduğunu belirtmiştim.
Dolayısı ile fetihçi zihniyetin de artık iflas etiğini.
***
Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu’nun sadece sporcular ve spor kamuoyundan değil vatandaşlar tarafından da hararetle desteklenmesine bakıyorum da tam da Erdoğan’a anlattığım olaydaki psikolojinin benzerini görüyorum.
Ne diyor Sertoğlu;
“Adam (insan) yerine konulmak istiyoruz.”
“Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı bizimle fotoğraf çektirmekten korktu. Bir kahvemizi bile içmedi.”
“Türkiye’de Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı dalgalanır, Güney’de Türkiye Cumhuriyeti bayrağı, peki biz ne olacağız.”
“Kimse bizi yok sayamaz ve bu mandırada kapalı yaşamamızı isteyemez.”
“Haklarımıza sahip çıkıp dünya ile buluşmak istiyoruz.”
“Herkesin (Rumların ve Türkiye’nin) spor yapma hakkı vardır bizim niye yoktur.”
“Piç değiliz, evredo değiliz.”
***
Bence anahtar cümle “adam (insan) yerine konulmak istiyoruz” cümlesidir.
Bu cümle Kıbrıs Türkü’nün itilmişliğini, dışlanmışlığını, çaresizliğini, küçük bir alana hapsedilmesini, kendi kendine yönetme iradesinin elinden alınmasını ve daha fazlasını çok iyi ifade ediyor.
Bir de Eroğlu’na verilen cevap.
Tek egemenliği, tek kimliği ve tek uluslar arası temsiliyeti kabul eden Eroğlu Kıbrıs Türk futbolunun uluslar arası temsiliyetine nasıl karşı çıkabilir ki?
Attığı imza ile ters düşüyor.
Ya da takiye yapıyor.
İnanmadığı ilkelerin altına imza atıp, caymaya çalışıyor.
Bence Kıbrıs Türkü’nün en büyük sorunu budur…
































