“Sarı Selim’in başını döndüren şaraplara henüz rastlamadım buralarda” dedim.
Dillirga’dan Baf köylerine her karış toprakta ayak izleri ve anıları olan yaşlı adam müstehzi bir gülüşle itiraz etti.
“Nerede arayacağını bilmiyorsun” dedi.
Yol tarifi aldık.
Olmadı telefon görüşmeleri.
“Kosta gelecek olanlar güzel şarap bulamamışlar, göster gennere bizim Baf’ın şaraplarını” diye de tembihlendi.
Belli ki Kosta ile aralarında inceden bir alay durumları geçti.
Biz mahcup şarap gezginleri yollara düştük, yaşlı kurdun alaycı sözleri kulaklarımızda Kosta’nın mahzenlerini aramaya koyulduk.
Biran “Kasabanın Sırrı” filminde gibi hissettik kendimizi.
Alabildiğince uzanan asma bağları arasında kaybolduk.
Fakat etrafta ne bir salkım üzüm vardı ne de Sarı Selim’i baştan çıkaran şarap mahzenleri.
Sanki de Anthony Quinn geçmiş buralardan. Tıpkı Nazilerden sakladığı her tane üzümü, her damla şarabı bizden de saklıyormuş gibi.
Zaten atalarımızın doğduğu topraklarda olmamıza rağmen “yabancılık” hissi hiç peşimizi bırakmıyor, bir de Anthony Quinn psikozuna düşüyoruz.
Yoksa Kosta pişman mı oldu?
Kara asfalttan gri beton bir yola dönüyoruz.
Yolun sonunda elleri belinde Kosta bizi bekliyor bizi.
Gürültücü serçeler gibi selamlıyor ve konuşmaya başlıyor.
Anlatıyor da anlatıyor.
Pazar günü olması bizim için avantajmış, yoksa hafta içinde onlarca otobüsle yüzlerce turist gidermiş ve başını kaşıyacak vakit bulamazmış.
Önce küçük bir müzeye çevirdiği genişçe odaları dolaşıyoruz. Fotoğraflar nerdeyse yüz yıllık. Başlarında mantinler (eşarplar) siyah dizlik giymiş, pala bıyıklı tipler bağ ekiyorlar.
Kosta gururla “bu dedem” diyor, “bu büyük amcam”, “bu da babam”…
“Büyük büyük dedemden kalma bize bu bağlar” diye de ekliyor.
Dozu düşük de olsa burnu kıllılığa maruz kalmamıza rağmen “tamam işte tarihi Kıbrıs şaraplarına çok yakınız” diye heyecan yapıyoruz.
Müzenin bitiminde, beyaz kayalardan oyularak yapılmış derin mahzene giriyoruz. Kosta, ısı ölçerdeki rakamı gösteriyor.
Sıcaklık 17 dereceye düşüyor mahzende, Nem ize yüzde 60 civarında.
Kosta’nın yüksek perdeden sesi yankılanıyor kayaların arasında.
Büyük bir keyifle şaraplarını anlatıyor.
Şarapların şişelerde saklandığını görüyorum ama bu tiyatral gösteri karşısında sesimi çıkarmıyorum.
Sonra “hade gelin bu mükemmel şarapları tadın” diyor Kosta ve sahanlığa geçip tadım yapmaya başlıyoruz.
İşte o an bütün büyü bozuluyor.
“Bunlar yerli değil” diyoruz Kosta şaşkın şaşkın yüzümüze bakıyor.
“Evet yerli değil, Fransız bağlarından getirttiğimiz çubuklarla yeni bağlar yarattık” diyor.
Biz “Kıbrıs bağları nerede” diye ısrar ediyoruz.
Anlıyor ve gülmeye başlıyor;
“Avrupa Birliği hepsini katletti. Bize Fransız asmaları yolladı…”
Derin bir hayal kırklığı yaşıyoruz.
“Boşuna aramayın, bu topraklarda eski Kıbrıs şaraplarını asla bulamazsınız çünkü yoktur” diye üsteliyor Kosta.
“Avrupa Birliği’nden iyi para aldım, bu gördüğünüz müzeyi yarattım, yolun bile asfalt değil beton olmasını isteyen onlardır” diye devam ediyor.
Ve bizim hayallerimizin üstüne beton dökülüyor.
***
Sarı Selim’in başını döndüren şaraplar yok artık buralarda.
Israrla direnmemize rağmen şiirdeki gibi hangi yarısını seveceğimizi bilemediğimiz yurdumuz da yok.
Yerli asmaları söktüler teker teker, yerine merlot, cabarnet falan ektiler.
Kosta buna adapte oldu Avrupa Birliği desteğiyle paraya para demiyor.
Bizlerse son kalan yerliler olarak dolanıp duruyoruz kendi ülkemizde…
































