Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“YETKİLİLERİN YETKİLERİ! (Doğru kullanıyorlar mı?) 

 “Yetkili” olmak başkadır, “sorumluluk” yüklenmek başka..

Yani her “yetki” sahibi insanın mutlaka  sorumlu olması gerekmez.

Ülkedeki “koronavirüse” yönelik önlemler gitgide “yetkililerle sorumlu  olanlar” arasında  süregelen “tavsiyeler” uygulamalarında tartışmaya açık bir soruna dönüştü.                                                          Çünkü virüsün yayılmasını önlemek için alınması gereken  önlemlerin neler olabileceğini saptamak için oluşturulan  bu konudaki yetkili “Sağlık Üst Kurulu”  ile “alınacak önlemleri” karar haline getirmek görevinde sorumluluk yüklenen   Hükümetin toplumun üzerine serdiği “yasaklı-kapalı” kararları pandemi için bir frenleme olmuşsa da büyük oranda toplumdaki tüm sektörlerin duvara toslamasına da engel  olmadı!

Kısaca halkın sağlık afiyeti için  büyük oranda sorumluluk yüklenen ve “bilir kişilerce” önerilen tavsiyeleri “yetkisine” sığınarak uygulamaya sokan hükümet, bir buçuk aylık sürede tüm “çarşı pazarı, ticareti ve ekonomiyi, turizmi ve üretimi” darmaduman etti!

Gün geçmiyor ki bu konuda her hangi bir kurum başkanının yada mesleki örgütlerin medyada şikâyet ve serzeniş dolu açıklamaları yer almasın.

Mesela daha geçen gün Bankalar Birliği Başkanı Olgun Önal  “Kuzey Kıbrıs Bankacılık sektörünün kanayan yarası olan tahsili gecikmiş alacaklarının toplam tutarının 1.5 milyar TL’i aştığını” yakınarak  açıklıyordu.

Maliyeci yada ekonomist olmaya hiç gerek yoktur. Bir ülkede “bankaların  fonksiyonları arızalanırsa” yani memleketin mali yapısı bozulursa” hayır yüzü görmek mümkün değildir..

Yani Pandemiden kurtulurken   bu kez de mali ve ekonomik sorunlarla bunların yaratacağı iflaslar nedeniyle  mağdur ve perişan olmayalım diyorum da artık olmaya başladık bile!

Peki çare?                                                                                        ***

UKALALIK YAPMIYORUZ: Sadece görüp ellediklerimize akıl izan katmaya çalışıyoruz. Daha somut anlaşılması için de gelin bir hafta yani 6 gün içinde ne yaptığımıza bakalım:

Bir kere filan saatten falan saata  kadar olsalar da tüm marketler, ötesi alış veriş yerleri, kahvehaneler, kafeler, betofisler, çarşı pazarlar hatta haftanın belirli günlerinde kurulan “açık pazarlar” inşaatlarda, sanayide rutın çalışmalar, ilgili müşteri ilişkilerini de sürdürerek  bilumum iş, aş, sanat, zanaat erbabı… Ne varsa hepsi açık ve faaliyettelerrr.

Meclisteki toplantılardan, hastanelere taşınmalara, hatta bazı spor dallarında karşılamalara varana kadar…                                                                ***

FAKAT PAZAR GÜN SOKAĞA ÇIKMA YASAK!  Yetmedi şimdi Cumartesi için de yasak konabilir deniyor!

Yani sen haftanın 6 günü her tarafı fora et, milleti virüsle ayazlat, hatta virüsle birlikte yaşat… Fakat Pazar gün “yetkili olduğun için yetkini kullanarak sokağa çıkma yasağı koy!”

Neden ama? İnsanlar pikniğe gitmesinler diye mi? O zaman sadece “piknik alanlarını kapat!

Yollara düşüp lokantalara meyhanelere kahvehanelere dalmasınlar diye mi? O zaman sadece buralarını kapat yada denetle!

ÇÜNKÜ:  “Pazar günleri insanlar sadece şu yukarıda örneklediğim “yerlere” yada “kamusal alanlara” gitmezler..                                        Önemince asıl gereksinme duydukları ve hayatlarının en mutlu anlarını  teşkil eden   “ailevi ilişkilerine yönelik görüşmelerini, birbirlerine ziyaretlerini   de gerçekleştirirler.. Birlikte olurlar, köylerine giderler yada kentlerdeki yakınlarını ziyaret ederler..                                                     Hatta mezarlıklara gider yakınlarının mezarları başında dualar okur çiçeklerini bırakırlar.

Kısaca koca bir güne yasak koyarak insanları resmi bir tatil gününde  bu sosyal ve ailevi görüşme olanaklarından mahrum bırakmak, buna karşılık hafta boyunca  ayni insanları, “kalabalıkların içine itercesine”  ne kelime “iterek”  pandemi  tehlikesine maruz bırakmak çelişki olmuyor mu?             Diyelim ve bir başka “kurumsal vakaya”  geçelim:                                                                                          ***

KISACA TAKILDIĞIM: (KIB-TEK SORUNUNU ÇÖZECEK FORMÜL) Öteden beri Kıb-Tek şaibe ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle mercek altına düşmüş bir kurumdur!                                                                    Aslında ötesi kurumların da kendilerine göre sorunları var. Olmayanlarsa  zaten bir işe yaramayanlardır ki onların da sorunları budur!

Ne var ki Kıb-Tek son dönemlerde Erhan Arıklı’nın sayesinde hesap sorulması gereken bir raddeye getirildi. Tutun ki soruldu yargılandı cezalandırıldı falan…

KKTC’nin, adeta taşıma suyla döndürülen değirmen misali durmadan akaryakıt parası yutan elektrik santralarına karşın sorunları bitecek mi? Hem mali hem de idari yönden.

Şöyle düşünelim: Eğer pandemi olmasaydı.. Dolayısıyla üniversitelerle birlikte turizm sektörü ve dolayısıyla sanayide de hem sayısal hem üretim açısından çapımız oranında patlamalar yaşansaydı..

Kısaca kabımıza sığmayacak kadar gelişmişlik göstermiş olsaydık…

Şu elimizdeki elektrik santrallarıyla kat be artacak elektrik gereksinmesine cevap verebilecekler miydi?

Kaldı ki yıllar sonrası elektrik harcamalarını da bugünden düşünmek gerekmez mi?                                                                                             ***

BU HATIRLATMAYI NEDEN YAPTIM? Bir zamanlar TC’den kablo ile  elektrik tedariki gündeme geldiğinde bağırıp çağırıp itiraz edenleri hatırlatmak için? Aynen su gelmeden öncesi olumsuz tepkiler gibi!

Tek ifadeyle bu itirazların meali “yeter ki Türkiye ile ilişkiler böylesi enerji aktarımlarıyla KKTC-TC bağları oluşturmasındı!” Hâlâ devam etmekte olduğunu da hatırlamalıyız!

Yazık ki bazı kesimler KKTC’nin Türkiye ile ilişkilerini siyasi görüşleriyle içselleştiriyorlar. Hatta bağımsızlığımızı bile Ankara’nın vesayeti altında dolayısıyla “bağımlılığımız” olarak görüyorlar..

Evet bağımlıyız ama işte elektrik gibi enerji teminlerinde.. Suyun Anamur’dan akıtılmasında.. Tutun ki siyasi yönden “garantörümüz” olmasında.. Bize parasal katkıda bulunmasında, aşılarımızı temin etmesinde…

Elektrik bu ihtiyaçlarımızın  büyüklerinden olmalıdır. Ve yakın gelecekte yani 2023 yılında deniyor şurada Akkuyu Nükleer Elektrik santralı devreye girecek..

İşte söz konusu santralden su akımından sonra  elektrik akımı da  sağlanırsa  “vallahi gelecekte bu KKTC kanatlanıp uçar” diyorum.

Gelip giden hükümetlere  yönelik (hasbelkader” önerim ise şu olmalı:  Kablo ile elektrik akımını şimdiden düşünün ve planlara programlara alın…