Demokrasiyi, hoşgörüyü, farklı fikirlere ve farklı olanlara saygıyı yerleştirmek bir kültür haline dönüştürmek dünyanın en zor işidir sanırım.
Çünkü her defasında ve her gün ve her an eksilmeyecek, geri durmayacak bir eğitimi gerektirir.
İnsanın hükmetme egosu bu kadar yaygınken, asla pes edilmemesi gereken bir uğraş.
Tüm bunlar sadece kurulu düzenler için geçerli değildir maalesef.
İki kişilik ilişkiden en karmaşık toplumsal yapılara kadar yaşamın her hücresinde olması gerekendir.
Yoksa an gelir paldır-küldür yıkılır ve yine başa dönülür.
Böylesi bir süreçten mi geçiyoruz?
Zaman zaman bu karamsarlığa kapılıyorum.
Üstelik en umut vaat eden insanları izlediğimde bile.
Anladım ki meşrebi ne olursa olsun fark etmiyor insanın hırsları için.
Bu yüzden demokrasi herkes için var olmalıdır ve her kesimin kültürüne dönüşmelidir.
Aşağıdaki yazı 1999 yılında yazıldı.
15 yıl sonrasında bile nasıl da geçerliliğini koruyor.
Okuyup anlamak isteyenlere ithaf olunur;
***
(*) Dünyamızda demokrasi kültürü on binlerce yıl süren bir mücadelenin sonucunda ancak oluşabildi.
Bilim ve teknoloji üretimi sayesinde ekonomik refahı yakalayabilen az sayıda ülke, tarihlerindeki deneyimlerle ekonomik kalkınmışlığı harmanladılar ve aslında Kıbrıslı Türkler için de model oluşturacak demokratik düzenlerini kurdular.
Kıta Avrupa’sında bugün demokrasinin vardığı evre, her türlü zorluğa karşın çağdaşlaşmada önemli bir noktada bulunan Kıbrıslı Türkler için bir model olabilir mi?
***
Kıbrıslı Türklerin hoşgörü ve uzlaşma erdemleri kıta Avrupa’sındaki farklı unsurların bir arada yaşaması kuralıyla örtüşüyor.
Örneğin bugünlerde doğu ülkelerinde radikal İslam’la laik yönetimler arasında süren çatışmayı kıta Avrupa’sı tam 2 yüzyıl önce yaşadı. Ve bu deneyimlerin sonucunda dini isimlere sahip partiler kurulmasına veya kiliselerin eğitim yapabilmesine olanak sağlayan uzlaşıcı yapıyı oluşturdu.
Her türlü fanatizme prim vermeyen Kıbrıslı Türklerin sosyal yapısı aslında böylesi bir sisteme entegre olmaya çok müsaittir.
Çünkü alabildiğince demokrat bir düzen ancak hoşgörü ve uzlaşma üzerine inşa edilebilir.
Her türlü fikrin serbestçe dile getirilmesi demokrasinin olmazsa olmazıdır.
Ve bu kuralın varlığı ancak pratik uygulamada test edildiği zaman ortaya çıkar.
Örneğin İtalya’da bölünmeyle ilgili sürüp giden tartışmalar, İtalya demokrasisi için bir turnusol kağıdından farksızdır.
Yüzlerce yıl süren savaşlar ve yüz binlerce insanın yaşamına mal olan İtalyan Birliği’nin (yani bugünkü yapının ta kendisi) dağılmasını, ülkenin bölünmesini isteyenler bu görüşlerini rahatlıkla ifade edebiliyor.
İfade etmekten öte Kuzey İtalya ile Güney İtalya’nın birbirinden ayrılmasını savunan partiler örgütlenip ayrılık kampanyaları bile yapabiliyor.
Yine böylesi bir miting sonrasında İtalya’nın o dönemki Başbakanı Romano Prodi’ye sormuşlardı: “Ülkenin bölünmesi için mitingler yapılıyor, tavrınız ne olacak?”
Prodi’nin yanıtı demokratik kurallar açısından oldukça eğiticiydi:
-“Silaha ve şiddete sarılmadıkları sürece ne isterlerse yaparlar…”
***
Bizde bazı çevrelerin “devlet elden gidiyor” çığırtkanlıkları karşısında ortaya çıkan tartışmalar, aslında statükocuların köhne bir düzeni savunmaktaki inatlarından başka bir şey değildir.
Bir devlet kendi kendini tartıştırmayı becerebildiği oranda demokrat ve çağdaştır.
Yoksa statükodan rant yiyenlerin çizdiği çerçevede sıkışıp kalan devlet demokrat değil, olsa olsa ceberut olur…
(*) 28 Ekim 1999- Kıbrıs
































