Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

NEREYE GİDİYORUZ? Q VADİS!

Geçen günlerin, bir öncesi günlere göre daha iyi olmasını kim istemez.

Ne var ki artık ne öyle bir dünya var ne  yaşam.

Belki unutmuş olacaktık ama Koranavirüs (başımıza vura vura değil) canlarımızı alarak hatırlattı bunu bize! “Teşekkürlerimizle” mi diyelim?..

Kİ doğduğumda 2. Dünya savaşı patladıydı! Ucunu yetiştim.

Daha ortaokula giderken sırf parası uğruna arkadaşlarla İngilizin “special Constable”ı yazıldıktı. Günde bir Kıbrıs lirası yevmiye ile  Maraş’ta iki üç kişilik ekipler halinde dolaşır, EOKACI  tespit ettik mi polis merkezinde “ustamız” dediğimiz bizden sorumlu “ilgili polis çavuşuna” haber verirdik.                     Tabi alınlarında “ben ekocıyım” yazmazdı!                                       Ama “Eokacıyım” diyen pervasızlık ve  lafazanca hareketlerle  çarşı pazarlarda kalabalıklara karışır, Enosis içerikli broşürler  atar, İngilize karşı propaganda yapar hatta Samson gibileri gözlerimizin önünde “İngiliz” olan kim varsa çeker vururlardı..

GÖRÜR bilirdik ama bizi sadece İngilizin ayda otuz Kıbrıs lirası   ilgilendirirdi!            Tabi kısa sürede bizi tespit ettiklerinde İngiliz bu “hafiyecilik” olayını  kapatıp  yerine “griner” marka mavzerleriyle  “oksidari,” ardından da “komando” askerleri ihdas ettiydi.                                                    Tümü de tabi ki Türklerden oluşuyordu.

***

O YILLARDA  “liderliğimiz” İngiliz’in şu veya bu görevle Türkleri  Rumun Eokacıları  karşısına dikmesine tepki göstermemişti. Zaten TMT de yeni yeni oluşuyordu.. Tutun ki yıl 1958’di.                                                     FAKAT   İngiliz, Tabi ki o kendine özgü hinliğiyle “İngilizliğini”  yapıyor, o yıllara kadar Rumların Eoka’sına dolayısıyla  “enosis” emellerine seyirci kalan Türk toplumunu artık “Kıbrıs siyasi sorunu haline” getirilen,  fakat aslında Rumun davası olan olayın içine çekiyordu!  Şöyle ki “Türk komandolarını Eokacı avına çıkararak!                                              ***

PEKİ bir kenarda sadece İngiliz Rum çatışmalarına seyirci olarak kalsaydık ne olacaktı? Hiç bir şey!   Çünkü Rumlar için hedef adayı Yunanistan’a bağlamaktı. Hâlâ sürdürülen Kıbrıs sorunu da o hedefe ulaşma amacının sürüp giden yeni   versiyonlarıdır! Yani ete kemiğe bürünmeyip “taksim” sloganıyla direnmeseydik göz göre göre  adayı Yunanistan’a kaptıracaktık!

ANCAK İngiliz 1960’da adadan ayrılır ve Zürih Londra Anlaşmaları ahkâmında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken sadece Kıbrıs’ın “grantör ülkesi” olarak değil; ayni zamanda Kıbrıs’ı “İngiliz Uluslar Topluluğuna” da katarak ve adada bugünlere kadar gelen Ağrotur ile Dikelya askeri üslerini de aidiyetine geçirerek “tutun ki hâlâ devam eden  adanın sahiplerinden biri olarak kaldı!

***

 

VE BİTMEYEN SORUN: Kıbrıs’ın Seyir defterindeki son gelişmeler şöyle:                         Sorun bu kez de (bir o eksikti)  yanına koronavirüsü alarak devam ediyor! Yunanistan da Amerika’yı ama!                             Nitekim şu dönemlerde  Amerika’nın bölgedeki yeni gözdesi Yunanistan olurken Dedeağaç’ı da Türkiye’deki İncirlik üssüne nazire ikinci bir üs olarak kuruyor.

Atina gelişmelerden çok memnun. Nitekim ABD’nin Atina’daki büyük elçisi  “eğer isterse F-34’lerden Yunanistan’a da satarız diyor. Tabi Türkiye de oyunu bozmak için Mısır’a göz kırpıyor..

Bu arada sıcağı sıcağına AB dış ilişkiler yüksek komiseri Borel 27-28 Nisan’da Cenevre’de yapılacak Beş+1 müzakerelerine katılmak için Kıbrıs’a kadar geliyor, Sn. Tatar’ı ziyaret ediyor, arzuhalini bildiriyor ve şu cevabı alıyor: “Asla federasyon olamaz! AB taraf tutuyor!”

***

VE ÖNEMLİ DEĞİŞİM: Erdoğan Kıbrıs siyasi sorununu odağına alan bir siyasi atakla aralarında  Fransa, Mısır belki bir süre sonra “İsrail’in de yer alacağı yeni bir barış ve dostluk ortamı yaratmaya çalışıyor.

Yunanistan Ege adalarında sürekli silahlanıp Dedeağaç’ta Amerika ile askeri tatbikat yapacak kadar ileri çıkıyor!                           Türkiye’ye ait adaları bile  kendine ait olarak gösterirken…  Erdoğan da KKTC’e daha çok sarılıyor.                                          Çünkü Kıbrıs’ı kaybetmek demek Doğu Akdeniz’i kaybetmek demek oluyor! Hem adadaki askeri varlığı hem de  Doğu Akdeniz’de gözetleme denetim görevlerini daha iyi gerçekleştirmek yönünden..

Yani Kıbrıs adası bir kez daha Avrupa ile Yakın Doğu arasındaki önemiyle   öne çıkıyor..

***

NEDEN GERİYE BAKIYORUM: Holdbroke, BM’lerin Kıbrıs özel temsilciliği  görevini yaptığı yıllarda Rahmetlik Denktaş’a “sen derdi giderken hep dikiz aynasına bakarsın..”

Hani Denktaş’ın Rum tarafına yönelik “şehitlerle” başlayıp “toplu katliamlarla” devam eden  hamaset dolu nutukları vardı ya Holbroke’un fena halde canını sıkar “sen derdi hep olan bitenleri anlatırsın…”

Denktaş’ı bilenler ölene kadar geçmişte Rum toplumunun Türk halkına neleri reva görüp neler yaptığını anlattığını da bilirler. Nitekim bu konuda eleştirildi mi “anlatmaya devam edeceğim derdi çünkü Rum toplumuna güvenmiyorum..”

Peki neden ben de sürekli geçmişte olanları anlatıyorum?”                                      ÇÜNKÜ Kıbrıs siyasi sorunu bitmedi. Üstelik mutasyona uğramış gibi kabuk değiştirerek artık sadece adadaki iki bölge ve halkının değil, Doğu Akdeniz’in, “münhasır ekonomik bölgeler” paylaşımlarının, Yunan adalarının ve olduğunca AB’nin de Rumdan Yunanistan’dan yana taraf olduğu bir yeni siyasi konuma büründü. Şöyle ki bırakın adada “çözüm umut etmeyi; temenni edelim TC ile Yunanistan arasında bir savaş çıkmasın!

Yani olay bu kadar vahimdir!

***

BU NEDENLE: Tabi ki kuşku duyarken korkuyorum. Çünkü zaman zaman  Sn. Cumhurbaşkanı Tatar’ın ve Başbakan Saner’in de söylediklerince “çözüm olmazsa biz Türkiye ile yolumuza devam ederiz” söylemleri “çözümsüz bir Kıbrıs için güvenli bir gelecek olamaz!

Çünkü olası bir çatışma Türkiye lehine de sonuçlansa kalıcı barışı sağlamak için başlatılacak  müzakerelerde karşımızdaki Rum Yunan ve AB ülkeleriyle Amerika’nın nasıl bir tavır alacaklarıyla önümüze nasıl bir harita koyacaklarını ve de “nasıl bir yönetim sistemi dayatacaklarını bilemeyiz!

Yani Anavatanla yürüdüğümüz söz konusu o “yollara” engeller çeker, barikatlar koyarlarsa adanın ne duruma geleceğini, Türk halkı olarak nasıl bir siyasi pozisyona düşürüleceğimizi bilemeyiz..

Bu nedenle dönüp dönüp geriye bakıyorum ki mesela 1974’de bitmesi gereken Kıbrıs Türk halkının davası hâlâ çözümsüzlükle devam ediyor!

***

ÖTE YANDAN: Türkiye’ye tos atmakla Erdoğan’a takılmakla da Kıbrıs siyasi sorununu çözemezsiniz!

Ben burada anahtarın hâlâ İngiltere’nin elinde olduğuna inanırım. Çünkü Güney ne kadar İngiltere’nin “commonwealth yani “İngiliz Uluslar  Topluluğu” içindeyse KKTC de o kadar dahilindedir yada olmalıdır.

Artık AB’den kopmuş bir İngiltere’nin Türkiye ile Kıbrıs’ta başaracakları çok işleri olabilir..

BİR diğer alternatifimizse  self determinasyon yani “etnik halkların kendi siyasi kaderlerini tayin hakkıdır.”

Her ne kadar Kıbrıs Cumhuriyetinden Rum tarafınca kovulduksa da “ahkâmlarından” bazılarını kullanmaya devam ediyoruz. Kimliğinden pasaportuna kadar.

Buna karşın Kuzey’de bir referandumla KKTC’i  “adadaki bağımsız  Türk devleti” olarak önce Türkiye’ye yakın bizi tanımaya hazır ülkelere tanıtabiliriz..

Tüm bunlara “hayal” demek mümkündür. Öyleyse hakikat nedir? Bugünkü siyasi konumumuz mu? Yarın ne olacağını bilemediğimiz bölgemizdeki siyasi ve ekonomik durumumuz mu? Güney’deki Rum’un git gide dikilen iki bölge arası tahrikleri mi? Kendi istediği çözümden başka çözümü kabul etmemesi mi?

NEDEN Türk halkı kendi kaderinin sahibi olmasın? Çok ama çok düşünmemiz ve kendimize sormamız gerekir: Q vadis?