Caddeler sokaklar ve her yer bomboştu gündüz ve gece.
Kediler köpekler ve tekmil kuşlar bile anlam veremezlerdi böyle zamanlara gözlerinde kuşku ve belirsizlik gözyaşları gibi akar dururdu.
Boşluğun uğultusu rüzgar gibi dolaşırdı sokaklarda; boşluk boşlukla kucaklaşırdı.
Hisarların dibelik yalnızlaştığı zamanlardı; aysız gecelerde maşrapa sesleri çıkardı mevzilerden.
Sessizlik ve boşluk bilinmezliğin ve yarınsızlığın sesi ve boşluğuydu.
Baykuşların ve yarasaların gözleri daha da büyürdü gecelerde.
Gündönümünde geceler, içine zehir katılmış bir şarap gibi yudum yudum içerdi ufkun son ışıklarını; zehirlenmiş bir karanlık dolaşırdı sokaklarda.
Ve sokak lambalarının solgun ışıkları sanki terk edilmiş bir kentin solgun yüzünü yansıtırdı.
Her yer cesetlerin yattıkları yerler kadar kımıltısız ve karanlıktı.
Köpek ulumaları bile kesilirdi böyle zamanlarda ve hani bir sokaktan bir bisikletli geçse tank geçermiş gibi gelirdi o sessizliğin içinde…

Sanki bu kentte hiçbir tarih yaşanmamıştı ve sanki hiçbir medeniyet gelip geçmemişti buralardan.
Çocukların sokak oyunlarını unuttuğu, ahşap radyolarda ve siyah beyaz televizyonlarda parazitlerin olduğu dönemleri anlatır böyle zamanlar.
Gülmenin, eğlenmenin, bir bahçede güneşlenmenin ve “yârin yanağından” bir buse almanın ve piyano ve gitar çalmanın ve şarkı söylemenin ve “bir dosta sarılıp ağlamanın” ayıp ve anlamsız olduğu zamanlar…
***
Böyle dönemlerde yitip gider hayaller ve kim ne hayal kurmuşsa bir meteor gibi paramparça olur boşlukta…

Tahta tabancayla büyüyen çocuklar, gün gelecek aslını tutacaklardı ve o sokakların boşluğu bir kan gibi defalarca dolaşacaktı damarlarında…
***
Gündüzlerin aydınlığı gecelerin karanlığı kadar ürkünçtü…
































