Rum tarafının arkasında, siyasi sorun yönünden büyük avantajı olan iki büyük güç vardır: AB ve BM’ler.. (Zaten geriye de TC ile KKTC kalmakta!)
Soruna bu “siyasi dengesizlikten” bakıldı mı tutun ki Türk tarafı olarak daha müzakere masasına oturmadan “yenik” duruma düşen taraf olmaktayız!
Nitekim bir süre önce Rum Dışişleri Bakanı Hristodulidis sanki özel sözcüsü imiş gibi “AB iki ayrı devletli çözümü değil, federasyonu istemektedir” hatırlatmasını yaptıydı..
Gerçekte “federal sisteme” yabancı değiliz. Nitekim “üniter” denmiş olsa da 1960 koşullarında oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti de “merkezi sisteme” dayalı iki etnik halkın (çünkü iki ayrı devlet yoktu iki toplum vardı) federal sistem içinde kendi kendilerini yönetmeye çalıştılardı.” “Çalıştılardı” diyorum çünkü Batı’nın ve BM’lerin tüm “umutlarına ve çok karmaşık da olsa büyük emek verilmiş anayasasına karşın, Kıbrıs Cumhuriyeti bir buçuk yılda tıkanarak çökmüştü!
Çünkü Makarios’lu Rum tarafının EOKA tethiş (terör) örgütüyle sürdürdüğü mücadelesinin amacı adayı Türk halkı ile paylaşmak değildi. İngiliz sömürge idaresini adadan kovup yerine “Yunanistan”ı ikame etmekti. Tutun ki iki asırlık “enosis” hayalini gerçekleştirmek yani Kıbrıs adasını Yunanistan’a hediye etmekti! ***
ŞİMDİ denecek ki “Eee anladık be! Yıllardır ayni minval eveleme geveleme devam ediyor. Oysa artık şartlar değişti o günler geride kaldı…”
İşte büyük gaflet! Hatta delalet! Ki ne diyordu Mustafa Kemal Atatürk: “Ey Türk gençliği” diyordu! “Sizi yönetenler gaflet ve delalet içinde olabilirler…” “Buna karşın birinci vazifeniz Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…”***
HEYHAT ama! Artık bu ve benzeri “uyarıları” hatırlayan bir gençlik yoktur. Ki öyle bir gençlik yetiştirmekteyiz ki “eğer Türkiye Kuzey’den çekip gidecekse varsın yerine Rum gelsin” dercesine!
Denecek ki şimdi bunları yazmanın zamanı mıdır? Eğer Kıbrıs siyasi sorununa bağlı “çözümsüzlük” nedeniyle Kıbrıs Türk halkı mağdur ve mazlumsa eğer hâlâ “ulusal dava” devam ediyorsa, yazmanın da mücadelesini sürdürmenin de ne zamanı olabilir ne zemini..
Rum tarafına eğer sadece bir “federasyon ortağı” gibi değil de Kıbrıs’ta neyi niçin istediği, dolayısıyla neden “federal sistemi” savunduğu yönünden “fakat “idrakine vararak” bakar ve gerçeği görürseniz; “iyi ki Türkiye var” diyeceksiniz.. Ki AB ile BM’ler karşısında gösterilecek tek fiskelik siyasi zafiyet, bu adanın Rum-Yunan sultası altına girmesi olacaktır.. Stratejisini bu yolda sürdüren Rum tarafı son zamanlarda var gücüyle bir yandan AB’ye yamanırken, öte yandan Guterres’in de en büyük destekçisi rolünü oynuyor!
Bizim için “riyakâr politika” ama tutuyor işte! ***
BUGÜNLER İÇİN YILLAR ÖNCE MAYALANDIKTI:
Hafta başında TC Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun apar topar Lefkoşa’ya gelmesinin nedeni her halde sadece Sn. Tatar ile Kıbrıs siyasi sorununun durum vaziyetlerini “istişare” etmek olmamalıydı. Kaldı ki “mübarek sorunun” artık ne istişare edilecek tarafı kaldı ne tutulacak yanı!
Gene de geçen gün hükümet “ekonomik tedbirlerini” açıkladığında bu kez de “keşke TC’nin maliye bakanı ile koordinatörümüz Fuat Oktay da gelseydi” deyiverdikti..
Kısaca Saner hükümeti eski mali taahhütlerini de yerine getirme yükümlülüğünde ekonomik tedbirlerini açıkladığında gördük ki büyük oranda parasal külfete girdi.. TC’den KKTC’ye yönelik ziyaretlerin esbab’ı mucibesini de bu cümlenin içine koyduk çünkü KKTC’i sıkıntılı günler bekliyor.
ÖTE yandan en kabadayısından “aylık 500 ile 1500 TL olarak saptanan parasal yardımların kimselere yar olmayacağı bir başka gerçek.. Tutun ki “şimdilik” kaydı ile vaziyetleri idare etme en azından “devletin yurttaşını kendi kaderlerine terk etmediğinin moral değerini sağlamakta..
Kİ bu adada benzeri sıkıntıları 1963’lerden sonra da yaşadıktı hem de beterince: Çünkü o dönemlerde TC’nin “parasal yardımlarda bulunacak takatı da yoktu sadece Kızılay’ın gıda yardımlarından yararlanıyorduk! Olay şuydu:
***
ZOR YILLAR: 1974’lerden sonra “iki bölgeliliği” çakar ve Rum sultasından kurtulurken, Ecevit’in maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu’nun sayesinde Kıbrıs Lirasından TL’ye geçtikti ki her halde dünyada bir gecede hiç bir ulusal halk tümden bu kadar fakirleşemezdi! Göz göre göre sterlin değerindeki Kıbrıs lirasını TL’ye yedirdikti! sonradan “başka çaremiz” yoktu dendiydi.. Ne var ki uygulama kararı alınırken “çaresizlikten” söz edilmediydi. Aksine Müezzinoğlu’na göre (rahmetlik Abdi İpekçi’ye verdiği mülakatında) “Rum’un parasının yerine ikame edilen TL’nin Kıbrıs parasının değerini yerle yeksan edeceğini söylüyordu. İlk defa Türk parası Rum parası karşısında “comfortabilite”ye tabi tutuluyordu.
PÖÖ! Aradan yıllar geçti. Bu adada hâlâ sterlin, dolar, euro ile hesap kitap yapıyoruz dövizle yaşıyoruz! Neyse.. Çoğumuz unutmuş yada o yılları görmemiş olabilir. Bir de Almanya’nın parası “mark” vardı. Mesela ben Vosvosu mark ile satın aldımdı.
***
SADEDE geleyim. Doğrusu kırk yedi yıl az bir zaman dilimi değildir. 1974’de doğanlar şimdi 47 yaşındadırlar. Çocukları belki torunları vardır.. Belki bir meslek erbabı yada kamu görevlisidirler. Doktor Avukattırlar.. Ki her zaman yazdığımca artık gençlerimiz Avrupalarda okurlar. Yabancı dil bilirler. Dijital çağı hem anlar uygular hem yaşam tarzları yaparlar..
BU gençlerimize “çözümü” bahşedemedik ama! Üstelik “ulusal parasını” da hayatımızdan söküp attığımız Rum’un avrosuna, Amerika’nın dolarına, İngiliz’in sterlinine muhtaç duruma soktuk..
Toplumu “TL’ye muhtaç didelerle döviz kullananlar” arasında böldük ki devletin pandemi mağdurlarına yönelik 1500 TL’lik yardımı ne yazar?
Tutun ki daha kat edeceğimiz çok yolumuz var. Kader işte…
































