1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında, İstanbul sokaklarında gördüğü hayvan ve kuş sevgisini hayranlıkla anlatır.
XXXXX
<<İstanbul’da vaşak, yaban kedisi, arslan, kaplan, ayı gibi çeşit çeşit vahşi hayvanlar gördük. Bunlar o denli evcilleştirilmişler ki, kent içinde zincir ya da iplere bağlı oldukları halde aşağı yukarı dolaştırılıyorlardı. Bu hayvanlardan başka, önceleri hiç görmediğimiz sürüngenler, türlü türlü, renk renk kuşlar ve çeşitli oyunlar oynayan ve çeşitli hünerler gösteren eşekler, atlar, katırlar ve başka hayvanlar da gördük ki bütün bunlar Türklerin At Meydanı dedikleri Hipodrom’da gösterilmektedirler. Bu alanın bir yerinde kılıçla eksersiz, ötede okla nişancılık yapanlar görülür, beride yağlanmış, kispet giyinmiş pehlivanlar, birbirlerine meydan okuyarak ve güreşerek kendilerine birkaç akçe verenleri eğlendirirler.>> (s.66)
Kuşlar azat ediliyor
<<Biz İstanbul’daki gezilerimizde Türklerin dinsel inançlarıyla ilgili bir davranışlarını da gördük: Bir Hıristiyan, fukara bir Rum, kafes içinde beş altı saka kuşu satıyordu. Bunu gören bir Türk, bu adama yaklaşarak kuşların hepsini satın aldı ve kafesten birini çıkararak tuhaf tuhaf kuşa baktı ve bir şeyler mırıldanarak kuşu avucunun ortasına koydu ve “Allah” diye haykırarak salıverdi. Öteki kuşları da birer birer çıkararak aynı biçimde hepsini azat etti. Bu adam böyle yapmakla, Tanrının ve Peygamberi Muhammed’in hoşnutluğunu kazanmış olduğuna ve bu kuşları özgürlüğe kavuşturmakla, günün birinde bu davranışının karşılığını göreceğine inanıyordu.>> (s. 66)
Sahibine akçe taşıyan kuşlar
<<İstanbul sokaklarında bundan başka birtakım yeşil kuşlara öğretilen hünerler gördük: Kafesten çıkarılan bu kuşlardan biri, uzakça bir mesafeden bir kimse elini kaldırınca hemen oraya uçuyor, eğer o adamın elinde akçe varsa, onu alıp sahibine getiriyordu. Bu marifetine karşılık sahibinden bir yem kapıyor, tekrar kafesine konuyordu. Öteki kuşlar da sırayla aynı şeyi yapıyorlardı. Bir gün bu kuşlardan onbeşini birden kafesinde bulunduran biriyle karşılaştık. O gün bir hayli paradan çıktık. Bizde olduğu gibi burada da bazı kişiler bu türden oyunlarla halkı eğlendirerek geçimlerini sağlarlar.>> (s. 66)
Sokak köpekleri ve kedileri besleniyor
<<İstanbul’da büyük duvarlarla çevrili muazzam bahçeler vardır. Bu bahçe üstlerinde ve günün belirli saatlerinde birçok kedinin, kendilerine sadaka verecek insanları bekledikleri görülür. Çünkü Türkler arasında işkembe, ciğer ve et parçalarını kaynatarak bunları gerdeller (tahta lengerler-BA) içinde kenti dolaşarak, kedi ve köpek mancası diye bağıra bağıra satmak âdettir. Bu gibi satıcıların arkasından daima elli altmış hatta daha fazla köpeğin koşuştukları ve kendilerine yiyecek verilmesi için satıcıların yüzüne baktıkları görülür. Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları çeşitli yiyecekleri köpekler arasında elden geldiğince eşitlikle dağıtırlar ve bu arada duvarlar üstünde bekleşen kedilerin de paylarını vermeyi unutmazlar. Çünkü dinsel buyrukların dışında kalan bazı boş şeylere Tanrı buyruğu gibi değer veren bu insanlar, böyle yapmakla yani kedi, köpek, balık, kuş ve Tanrının başka canlı ve konuşamayan yaratıklarına yiyecek sadakası vermekle yüce Tanrının gözüne gireceklerine inanırlar. Bu inançlarının sonucu olsa gerek, yakalanmış kuşları öldürmeyi büyük günah sayarlar ve bunları bir çeşit kurtuluş akçesi verir gibi, satın alarak azat etmekle, yüce Tanrının hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Balıklar için de sulara ekmek parçaları atarlar.>> (s. 70)
Çaylaklar kutsal sayılıyor
<<Kent sokaklarında şişlere takılı et parçalarının da satıldığı ve bunların bazıları tarafından satın alınarak kümeler halinde uçuşan çaylaklara atıldığı da görülür. Biz de bu et parçalarından alır, çaylaklara atar, kuşların et parçalarını kapışmak üzere birbirinin üstünden uçup yuvarlanmalarını seyredip eğlenirdik.
<<İstanbul üzerinde uçuşan çaylak sürülerinin öldürülmesine ya da onların incitilmesine Türkler izin vermezler. Bunların kutsal kuşlar olduklarını söylerler. Çünkü peygamberleri Muhammed, Mekke’de bir tapınak yaptırmaya başladığı zaman, bu kuşlar kendisine, o zamanlar o kadar bol olmayan yapı gereçlerini yani kum, taş, su ve kireç taşımışlar ve böylelikle Muhammed’in bu camiyi yükseltmesine yardım etmişler. Onların yani Türklerin, peygamberleri aynı kentte büyük ve görkemli bir türbe içinde gömülüymüş.>> (ss. 70-71)
Baron yanılıyor
Baron Wratislaw ya yanlış bilgilendirilmiş ya da hafızası kendisini yanıltmış olmalı. Birincisi, Peygamber’in türbesi Mekke’de değil, Medine’dedir. İkincisi, sözü edilen kuşlar, çaylak değil, bizim “taş kırlangıcı” dediğimiz “ebabil kuşları”dır. Bu olay, Kuran’da “Fil Vakası” diye anlatılır.
Hristiyan olan Habeş krallığının Yemen valisi Ebrehe veya Abraha, Kâbe’yi yıkmak amacıyla Mekke üzerine yürür. Ordunun önünde Mahmud adlı bir fil gittiği için bu olaya “Fil vakası” denir. Ordu Mekke’ye yaklaşınca, rivayete göre, ebabil kuşları gagalarında taşıdıkları kum ve taşları askerlerin üzerine atarlar. Ordu perişan halde geri çekilmek zorunda kalır. Böylece Kâbe yıkılmaktan kurtulmuş olur.
































