Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

Armağanlar Rüşvet Sayılmıyor

1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında, Osmanlı ileri gelenlerine verilen armağanları teker teker sıralıyor. Daha başka kişilere de armağanlar verildi ama ben en üst düzey yöneticilere verilenleri seçtim.

Paşalara sunulan armağanlar

<<O zamanlar Baş Paşa (Sadrazam) olan ve Arnavut soyundan gelen Ferhat Paşa, uzun boylu, esmer yüzlü, koca dişli sevimsiz bir adamdı. Bizler kendisinin ve orada hazır bulunan başka paşaların ellerini öptükten sonra Elçi efendimiz, imparator hazretlerinin nâmesini (mektubunu-BA) Paşa’ya sundu, Paşa da mektubu büyük bir saygı gösterisiyle kabul etti. Fakat kendisine, aşağıda yazılı armağanlar sunulunca, bunları daha büyük bir saygı ve daha büyük bir sevinçle kabul buyurdular!..

<<Ferhat Paşa’nın esmer ve sevimsiz yüzünde gülümsemeler uyandıran ve hiç kuşkusuz yüreğini de sevinçle hoplatan armağanlar şunlardı: 3000 kuruş, iki gümüş yaldızlı su testisi, leğen, iki büyük yaldızlı tas, iki üzüm salkımı gibi yaldızlı büyük su maşrapası, iki büyük gümüş kaplama kova, iki büyük sürahi, yaldızlı at şeklinde ve atın üzerine, başında ok bulunan bir Türk binmiş büyük bir saat, gene büyük, dört köşe ve üstünde saat çaldıkça ağızlarını açan iki adam bulunan bir çalar saat, bir Türk gürzüne benzeyen, altı köşeli bir mahfaza içinde çalar bir saat.>> (s. 49)

<<Ferhat Paşa’dan sonra Vezir Mehmet Paşa’ya gittik. … Onun da elini öptükten sonra Majeste İmparator’un 1000 kuruş, gümüş yaldızlı bir leğen, bir ibrik, çevresi çeşitli deniz hayvanı kabuklarıyla süslü ve denizatı biçiminde büyük bir saatten ibaret armağanları sunuldu. …Bu adam da sonradan Müslüman olmuş bir Macar’dı.

<<Başka bir gün de daha iki paşa ile … Mesinalı bir İtalyan dönmesi olup o zamanlar Kaptanı Derya yani Osmanlı İmparatorluk donanmasının baş amirali olan Cağala Paşa’nın ziyaretine gittik ve kendilerini âdet olduğu şekilde selâmladıktan sonra bunlara da biner kuruş, gümüş yaldızlı testi, leğen, gümüş yaldızlı ay biçiminde birer sürahi, ikişer büyük ve çifte su tası, İngiliz köpeği yeden Faslı insan biçiminde birer saat ve gene üzerlerinde birer Türk binmiş at ve bunun ardında başka bir Türk’ün bindiği arslan bulunan ve çaldıkça da harekete geçen ve atların ayakları eşinir gibi, gözleri de her dakika sağa sola dönen birer çalar saat olan armağanları verildi. Daha aşağı düzeyde olan bazı resmi görevlilere de Elçi efendimizin özel kâhyası ve tercümanı tarafından bazı basit armağanlar verildi.>> (s. 50)

Padişah’ın huzuruna çıkılıyor

<<Elçi efendilerimiz (yeni gelen ve ayrılacak olan iki elçi-BA), ikinci avluda atlarından indikten sonra yaya olarak kabul salonuna yöneldiler ve hemen burada Hünkâr’ın özel danışmanları iki paşa tarafından karşılanarak kendilerine “Hoş geldiniz” denildi. Bu avluda da (birinci avluda olduğu gibi-BA) yüzlerce yeniçeri selâm ve saygı duruşundaydılar. Paşalar, elçileri divana götürdüler, bizler ise avluda kaldık. Padişah ile karşılaşınca kendisine söylenecek sözler Divan-ı Hümayundaki vezirlere açıklandı, onlar da şimdi işittiklerinden başka hiçbir şeyin söylenmemesi gerektiğini elçilere bildirdiler. Önce iki paşa, elleri göbekleri üzerinde kavuşmuş olarak divandan çıktılar ve Padişah’a elçilerin geldiklerini bildirmek üzere gittiler.

<<Bu üçüncü avlu büyük ve temiz bir yer olup Padişah’a ayrılmış daireler tam büyük kapının karşısındadır.>> (s. 57)

<<Her iki elçi ve buyruk altı olan bizler, paşaların ardından yeniçeri ve sipahi safları arasından yürüdük. Askerleri, şapkalarımızı çıkarmak ve başlarımızı eğmek suretiyle selâmladık. Onlar da baş eğme yoluyla bizim selâmımıza karşılık verdiler. Hünkâr dairesine vardığımız zaman kapıağası denilen baş mabeyinci tarafından karşılandık ve selâmlandık ve bu hadımağasının ardından altın ve gümüş işlemeli, acem halılarıyla döşenmiş büyük bir salona girdik. … Mabeyinciler, çok yüksek ve nefis birer sanat eseri olan halılarla süslü, altın ve değerli mücevherlerle parıldayan bir odanın kapısını açtılar ve elçilerin ellerinden tutmakta olan paşalar da elçileri bu odaya, Padişah’ın huzuruna soktular. Ve Hünkârı yerlere kadar eğilerek selâmladılar.

<<Elçi efendimiz, Padişah’ın huzuruna girer girmez kendisini en üstün bir saygı ile selâmlamış olmak için diz çökme davranışında bulunması üzerine, Hakan’ın bir buyruk işaretiyle, paşalar kendisinin yere çökmesini önlediler.>> (s. 58)

<<(Sonunda) Hünkâr’ın bulunduğu odaya sokularak, elini öptükten sonra gene dışarı çıkarıldık. Padişah’ın yerden yarım metre yükseklikte, altın, inci ve başka pahalı mücevherlerle işlemeli dibâ (ipekli kumaş-BA) bir sedir üzerinde oturduğu salonu anlatmaya gücüm yetmeyeceğinden üzüntü duyuyorum.>>   (s. 59)

Padişah’a sunulan armağanlar: 

<<Bir büyük gümüş yaldızlı leğen ve ibrik, ikinci bir leğen (gümüş yaldızlı), burmalı ve kalemkâr elinden çıkma güzel bir ibrik, iki büyük su maşrapası (nar ve çiçek şekilleriyle bezenmiş ve minelenmiş, gümüş yaldızlı), Türk kavuğu biçiminde iki büyük yaldızlı kayık tabak, ay biçiminde büyük yaldızlı sürahi, altı köşeli ve saat vurduğu zaman, hayret verici şekilde, kendi kendine dönen, zincirlerle ustaca bezenmiş bir oyuncak, kule biçiminde bir çalar saat ki çaldığı zaman, birkaç odacıktan Türk hokkabazları çıkarak etrafta koşuşuyorlar ve  tekrar geldikleri yerlere giriyorlardı. Kalemkâr işi başka bir saat, dört köşe, büyük ve ince bir sanat yapısı olan bir çalar saat ki, çaldığı zaman Türk atlıları dışarı çıkıyor, savaşır gibi hareketlerde bulunarak saatin çalması bitince, tekrar içeri çekiliyorlardı. Gene uzun bir çalar saat ki üzerinde ağzı ile bir kaz yakalamış bir kurt bulunuyordu. Saat çalınca, bu kurt, elinde bir tüfekle kendisini vurmak için dışarı çıkan bir Türk’ün önünde kaçıyor ve saatin son vuruşunda tüfek patlıyordu. Ayrıca dört köşe düz bir çalar saat ki, bunun da tepesinde bir Türk duruyor ve saat vurduğunda gözlerini ve kafasını kımıldatıyordu.>> (s. 60)