1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında, İstanbul’daki vebayı anlatıyor.
XXXXX
<<Bu sıralarda (1593 yılında-BA) İstanbul’da korkunç bir veba salgını hüküm sürüyordu. Türklerin bize açıkladıklarına göre, kısa zamanda, bu salgından 80,000 kişi ölmüş bulunuyordu. Gerçekten sabahtan akşama kadar birçok ölülerin gömülmeye götürüldüklerini, kimi evlerden iki, üç hatta dört cenazenin birden çıktığını görüyorduk.
<<Bu pis ve korkunç hastalık bizim konağa da pençesini uzatmış, bütün önlemlerimize, bu yolda gerekli ilâçları almamıza karşın içimizden altı kişinin canına kıymıştı. Ölenlerin Galata semtinde gömülmesine izin verilmişti. Cesetler üç-dört adam tarafından taşınmıştı. Galata’da altı manastırları olan Fransisken rahipleri gömme törenini yerine getirmişlerdi.
<<Bunun etkisi olarak aramızda beliren korku hemen yarımızın yatağa düşmesine neden olmuştu. Ben de önce sıtmaya, sonra da şiddetli bir ishale tutulmuş, haftalarca yatmak zorunda kalmıştım. Öyle ki hekimler benim tekrar açılacağımdan umudu kesmişler ve iyileşmemin olanak dışı olduğunu ısrarla söylemişlerdi.
<<Aşağı yukarı beş ay, korkunç veba illetinin İstanbul’u kasıp kavurduğu sürece savaş konusunda hiçbir şey duymadık, ama ölüm saçan illet İstanbul’dan uzaklaşır uzaklaşmaz küffar ve Viyanalılar kralına karşı sefere hazırlanıldığı, böylece hesapsız ganimet elde edileceği sokaklarda konuşulur oldu.>> (ss. 95-96)
Zindandaki hastanın yaşamı
<<Zindanın üçüncü bölümü, tutsaklardan hasta olanların yatmasına ayrılmış bulunan hastane idi. Buradan, yaşlılık nedeniyle artık çalışamayacak hale gelen tutsaklar da yararlanırdı. Böyleleri bütün vakitlerini burada istirahat etmekle geçirirler, bunlara ekmekten başka sıcak çorba ve yemekler de verilirdi. <<…Buraya getirilen herhangi bir hasta bu süre içinde istirahate kavuşmuş olur, ama iyi olup tekrar eski işliğine dönünce, çalışmadığı zaman içinde yapamadığı işleri telâfi etmek için daha çok çalışmak zorunda kalırdı.
<<Ölenler gömülmek üzere kendi dindaşlarına verilir, ya da denize atılırdı.>> (s. 115)
<<Şimdi de sopa ile dövüleceğimizi tahmin ediyorduk. Tanrı’ya şükür bu korkumuz gerçekleşmedi. Bu sırada getirilen bir Çingene demirci yerde oturanlardan birinin ayaklarına bir pranga, buna da bir zincir geçirdikten sonra bir örs üzerinde bunları perçinledi, zincirin öteki ucunu da, ilk arkadaşımızın seçtiği ve istediği birinin ayağındaki prangaya geçirerek perçinledi.
<<Bizleri böyle çifter çifter zincire vuracaklarını anlayınca herkes kendine bir eş edinmeye başladı. Böylece çifter çifter zincirlenen zavallı arkadaşlar hemen adi tutsaklara ayrılan bölüme götürüldüler.>> (s.116)
Hastalıktan yürüyecek derman kalmayınca
<<Sıra hastalıktan ve yorgunluktan yerde yığılıp kalmış olan bana ve gerek sağlık durumu gerek boy pos bakımından benim gibi küçük yapılı bir adam olan eczacıya gelmişti. Her ikimizin de kımıldayamayacak kadar hasta olduğumuzu, bu yüzden zincir taşıyacak güçte olmadığımızı yalvararak anlatmaya çalıştımsa da dinletemedim. Öteki arkadaşlar gibi prangaya vurulduk. Bundan sonra sıra zindana gitmeye geldi. Güçlükle yerimden kalktım, ama kalkar kalkmaz sırt üstü düştüm, tekrar kalkmak için çabaladım! Çabam boşa gidiyordu, bunu gören zindancılarda biri, bizi kalkıp yürümeye zorlamak için elindeki sopa ile her ikimize vurmaya yeltenince, Paşa bizim gerçekten hasta olduğumuzu, yalancıktan hasta gibi davranmadığımızı anlayınca gardiyanlardan birine zincirleri taşımasını ve iki kişinin de bize yardım ederek bizi zindana götürmelerini emretti. Böylece, tutuklu kalacağımız yere gardiyanların yardımıyla girmiş olduk. Kapıdan girer girmez tekrar yere yığıldım, çünkü daha fazla yürümeye, yürütülmeye gücüm kalmamıştı. İşte ilk yığıldığım bu yer, zindanda kaldığımız sürece benim inim oldu.
<<Bizim buraya tıkıldığımız sırada, zindanda birkaç tutsaktan başka kimse yoktu. Çünkü buranın asıl konukları, savaş gemilerinde yani kadırgalarda kürek çekmek üzere götürülmüşlerdi. Bununla beraber, bunların dönmeleri akşama sabaha beklenmekteydi.>> (s.116)
Zindan ne hana benzer ne otele
<<Buradan kadırgalara gönderilen yüzlerce tutsak, arkalarında pis giysi parçaları, paçavralar, kullanmak değil, el bile değdirilmesi caiz olmayan birtakım nesneler bırakmışlardı ki, biz bunları toplayarak başımızın altına yastık yaptık.
<<Şu gerçeği belirtmek isterim ki, ömründe böyle bir zindan görmemiş ve böyle bir yerde az ya da çok konuklamak zorunda kalmamış bir kimseyi burasının ne korkunç ve ne iğrenç bir yer olduğuna inandırmak güçtür. Zindanın mide bulandırıcı pisliğinden söz ettikten sonra bitlerin, pirelerin ve tahtakurularının bolluğundan söz etmek gerekir mi? Herkesin az çok bildiği bu iğrenç hayvancıklardan başka bir tür kara böcekler vardı ki bunların ısırdıkları yerden hemen kan sızıyordu, küçük çocuklarda görülen kızamık lekeleri gibi bu ısırılan yerler kızarıp şişmekteydi.
<<İşte bu mendebur böceklerin öyle saldırılarıyla karşılaştık ki, değil yalnız yüzümüz, vücudumuzda bile ısırılmadık nokta kalmadı diye yazarsam bana inanmamazlık etmeyin.
<<Bizim gibi, oldukça iyi koşullar altında büyümüş, yetişmiş, sıkıntılı yerlerde oturmaya alışmamış insanların içine düştükleri yaşayışa alışmaları çok zordu. Yukarıda sözünü ettiğim iğrenç hayvancıkların saldırılarından kurtulmak için üstümüzdeki çamaşırları çıkararak çırılçıplak dolaşıyor, bu kez de sineklerin hücumuna uğruyorduk. Bir süre sonra derilerimiz ısırılmaya o denli alışmıştı ki, artık pire, bit ve tahtakurusunun kanımızı emmelerini duymaz olmuştuk. Ancak alışılması olanak dışı olan bir şey vardı: O da başka böceklerin ısırmaları.
<<Zindanda buğulaşma, koku ve sıcak insan duygularını körleştirecek ağırlıkta idi. Bütün bunların üstüne, tutulduğum kanlı basur hastalığı beni ölümün ta eşiğine getirmiş bulunuyor, beni yattığım yerde bir çeyrek saat bile oturtmuyordu. >> (ss. 116-117)
































