Geçen haftanın kuşkusuz en önemli siyasi olayı AB’nin Türkiye’ye yönelik “yaptırım kararlarıydı.” Zirveden çıkacak kararları yada kararı doğal bir ilişkide Kıbrıs sorununu da olumlu veya olumsuz etkilemesi yönünden önemsiyorduk. Bu da çok olağandı. Çünkü Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sürekli sorunlar yaşanırken bir yandan da AB ülkeleri tarafından sürekli yalnızlığa itilmesini de kuşku ile izliyorduk. Ki şu anda da Türkiye’yi bırakın artık “sıcak bölge” durumuna gelmiş Doğu Akdeniz’deki ülkeleri, yanında olması gereken Birleşik Arap Emirlikleri bile terk etmiş! Yani Türkiye hem Batı’da hem Doğu’da siyasi ve ekonomik yalnızlığa düşürülmüş yada düşülmesi için çabalar yoğunlaştırılmış…(Buna karşılık yeni dost ülkeler kazanırken, Azerbaycani Libya gibi ülkelerdede de başrol oyuncusu durumuna geçti”
Ne var ki “kazanımlar ve kayıplar-Siyasi etki ve tepkiler” üzerine sürdürülen Türkiye’nin politikası ne kadar meşru olursa olsun “Batıdan uzak konumuyla” hâlâ siyasi ve ekonomik yönden netameli olmaya devam ediyor.
NİTEKİM AB liderler zirvesinden Almanya, İspanya, İtalya gibi ülkelerin aklıselimiyle yara almadan çıkan Türkiye’yi hemen ve anında bu kez de “CAATSA yaptırımları vurdu! (Bu GAATSA denilen ve Amerika’nın posta koyduğu ülkelerin başında giyotin gibi duran teşkilat, Amerikan bankacılık, mali ve Ekonomik kapsamlı yaptırımları içeriyor. Ki giderayak Amerika’nın Traump yönetimi bu kez de bu moda yaptırımlarıyla TC’i vurmak istiyor! İnsanın “bu nasıl iflah olmaz bir husumettir” diyesi geliyor. Nitekim Amerika dünyanın bu köşesindeki ülkeleri hatta Rusya ve AB ülkelerini bile.. Kendinin saptadığı yollarından, anlaşmalarından, eylemlerinden kısaca siyasi ve ekonomik politikasından bir karış sapma göstermeleri halinde boyunlarına GAATSA giyotinini indirmektedir!)
FAKAT NEDEN AMA? Neden AB’nin TC’ye yönelik beklenen yaptırımları almamasına karşın Amerika hemen anında devreye girerek benzer “yaptırımları” gündeme soktu?
Çünkü AB Liderler Zirvesinden şu karar çıktıydı: “AB Türkiye’yi bölgedeki hareketleri nedeniyle dizayn etmek, Doğu Akdeniz’deki gelişmelerle TC’nin durumunu denetlemek amacında ABD ile koordineli çalışma arzusunda olduğunu beyan eder!” Hemen ardından da Trump yönetimi giderayak bu kararın üstüne atlayarak Türkiye’ye yönelik “CAATSA kararlarını uygulamaya soktu! Yani AB’ yapmak isteyip yapamadığını bu kez Amerika’ya yaptırma gibi bir “yaptırım” ortamı hazırladı!
***
ÇOK YABANCISIYIZ: Doğrusunu söylemek gerekirse ben yukarıdaki yorumu yapmaya çalışırken “küçük KKTC dünyamızda” ne kadar çaresiz olduğumuzu düşündüm! Kaderimizi ilgilendiren dışımızdaki kararlara bile müdahil olamayacak kadar zayıf naif bir ülke olduğumuzun acısını duydum! Ki hâlâ dünyanın hiçbir yerinde “tek bir oy ve söz hakkımız yoktur!” Hm de Güney’deki Rum Yönetimi, Monaka kadar bile! NE VAR Kİ bu durumdan çok da şikâyetçi değiliz. Şöyle ki (düşmanlar çatlasın) her iki yılda bir hükümet değiştirecek kadar büyük bir devletiz! Nitekim bir yenisini de geçen hafta kurduktu! Üstelik doymaz bir iştaha ile on buçuk ay sonra bir kez aha genel seçim yapacağız! Saner Hükümetine iki yıllık iktidar da nasip olmadı!
Ne var ki bundan sonra, “Ersan Saner Koalisyon Hükümeti” diyeceğiz..
GFÖREVİ ne olacak peki? Bir Tv. emülakatında bizzat başbakan Ersan Saner itiraf etti. “İlk kez Hükümeti kurma görevini aldığımda KKTC’nin ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurarak bir icraat hükümeti kurma amacındaydım. Ancak hükümeti kurma noktasına gelemediğimden demokratik teammüller gereği görevi iade ettim. Ve CTP’e hükümet kurma denemesinin yolunu açtım…”
TABİ o teamülleri biliyoruz. CTP ile hükümeti kuramadı ve UBP’li Ersan Saner ikinci kez görevi devraldı. Bu konuda açıklaması şuydu: “1. Turda hükümet kurmak için zorlansaydık toplumda bir takım farklı sıkıntılara yol açabilirdik. Bu bağlamda ikinci turda ülkeyi erken seçime götürecek, mevcut sorunları çözecek bir azınlık hükümeti kurma modeli üzerinde yoğunlaştık…” ***
DEMEK ki neymiş? Artık KKTC’de hükümet kurabilmek bile “büyük bir vatanseverlik ve başarıdır!”
Ki memleketin en üretken araştırmacı yazarlarından Bülent Feyzioğlu Kıraathane-i Osmaniye’den Cumhuriyet Meclisine (Yani 1886’dan 1996 kadar) “Olaylar ve seçimlerle seçilenler” kitabında anlatır: Kıbrıs Türk halkı bu adada tarihi kaydı ile 134 yıldır kendini, kendi seçtiği yöneticileri, liderleri, teşkilatları, sivil, askeri örgütleri, demokratik parlamenter sistem ve meclisleriyle yönetmektedir.
Böyle bir toplumsal devlet yapılanmasında bu sürenin uzun soluklu deneyim olması gerekir. Bugün de hükümet yıkar ve hemen ardından yeni bir hükümet kurabiliyorsak (her halde diyorum) bunu bir asrı aşkın geleneksel “yönetim oluşturma” becerisine borçluyuz!
BU ARADA: Yazmadan yapamayacağım. “Galiba bizi “yıllardır ekmek elden su gölden” politikamızla Türkiye değil, biz Türkiye’yi idare ediyoruz! Nitekim yeni hükümetimizin de birinci vazifesi hemen hükümeti kurmaktır ama 2021 mali yılı bütçe görüşmelerini başlatmak için Başbakan’ın jet hızıyla Ankara’ya uçması gerekecektir.
Önce Koordinatörümüz Fuat Oktay’a tekmil verecek, ardından da alnı şakkına yapıştırırcasına “işte yavru vatanınız KKTC’ye ödemeniz gereken meblağın faturası” diyerek 2021 yılı bütçesini sunacaktır…
Yıllardır biliyoruz ki bu ülkenin bütçesi böyle oluşturulmaktadır.. Var mı bir yanlış yada kusur? Azerbaycan için, Libya için Türkiye sınırları dışındaki faaliyetleri için kelle koltukta savaşan, yardım yapan, uğurlarında yedi düvelle kavga eden koskoca Türkiye için “KKTC’nin bütçesi” öküzün boynuzundaki sinek kadar bile değildir..
Kaldı ki Ankara verdikçe KKTC var olacaktır. Değil mi ama?
































