Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

SUYUN “GÖR” YA DA “KÖR” DEDİĞİ

Savaşın ganimetleri bencilliğimizi ve umarsızlığımızı, nihayet zihinsel ve fiziksel tembelliğimizi körükledi. İşte böyle başladı cemaat olarak bozulmamızın hikayesi.

Nasıl mı? Anla(t)mak için tarihi biraz geriye alalım.

1974’ün 15 Temmuzunda darbeyle gelen iç savaşı, 20 Temmuz’da Türkiye’nin askeri harekatı takip etti. 15 Ağustos’ta Türkiye’nin ikinci askeri müdahalesiyle devam eden adamızdaki “savaş cehennemi” Eylül ayı başında duruldu. Adanın ihracat gelirinde önemli payı olan narenciye bahçeleri savaş nedeniyle iki aydır susuz ve kurumakla karşı karşıyaydı.

Geçitköy Barajı Ninan 2020
Geçitköy Barajı Nisan 2020

Bahçelerin bir kısmı çoğu tarım konusunda bilgisiz Türkiye’den getirilen ailelerle Denktaş ve TMT’cilere yakın Kıbrıslı Türklere dağıtıldı.

Savaşın hemen ertesinde suyun hoyratça kullanımı da işte bu narenciye bahçelerinde başladı. Gece su motorlarını çalıştıran bu insanların çoğu sonrasında evlerine gidip yattılar. Onlar uyurken su akıp gitti. Sabah kalkınca bahçedeki kimi ağaçların aşırı sulandığı, kiminin pek sulanmadığı ortaya çıktı ve bu böyle devam etti. İşte “salma sulama” denen bu yöntemle yeraltı su kaynaklarımızın önemli bir bölümünü hovardaca harcadık. Birkaç yıl sonra bir de baktık ki; günde 8 saat su basan motorlar birkaç saate düşüvermiş.

Ama ne gam! Nasıl olsa bahçeler gibi su kuyuları da ganimet değil miydi?

1974 Temmuzunda, Kuzey’deki narenciye üretimi, Güney’in iki katıydı. 1982 yılında ODTÜ’de mezuniyet tezi araştırmam, “Kıbrıs’ın Narenciye Ekonomisi ” üzerineydi. KTFD Devlet Planlama Örgütü’nden edindiğim rakamlar, 1980 yılında Güneydeki narenciye üretiminin, Kuzeyin üretimini geçmiş olduğunu gösteriyordu.

O yıllarda ne siyasiler, ne de onları seçen bizler; “suyu har vurup harman savururken” aynı zamanda tarımsal üretimimizin düşmesinden zerre utanç duymadık! Tedbir de almadık!

Bu arada adanın kuzeyindeki bahçelerin bakımı ve Rumlardan kalan boş evlerin doldurulması politikasının yanına,  “adayarısının Türkleştirmesi” de eklenince, nüfusumuz plansız ve denetimsiz bir biçimde hızla arttı. Ganimet kentlerin imar planı yoktu ve yapmayı akıl da etmedik. “Yağma Hasan’ın böreği” bir ganimet ortamı, meclis, bürokrasi ve belediyelerin kötü yönetimi ile birleşince, kentlerdeki yaşam kalitesi gibi suyun kullanımı da yaşayanların insaf(sızlığ)ına terk edildi.

Geçitköy Barajı 15 Ağustos 2020
Geçitköy Barajı 15 Ağustos 2020

Siyasilerin bitmek tükenmek bilmeyen “zafer kutlamalarına”, paranın su gibi akıp gittiği resepsiyonlarına, üst düzey bürokratlarla çıktıkları abidig-gubidik yurt dışı gezilerine yıllarca para bulundu da, binlerce ton su kaçağına mal olan eski ve paslı su borularının tamirine tek kuruş ayrılmadı. Yurt dışı ziyaretlerinde kaldıkları beş yıldızlı otellerde iç çamaşırlarını yıkatan milletvekillerinin isimleri gazetelere düştü ama biz bir sonraki seçimde gidip aynılarına oy vermekten vazgeçmedik.

Gölet inşa edip yer altı su kaynaklarımızı beslemeyi, ne yazık ki zamanında elimizde bol olan bu kaynakları vahşice harcadıktan sonra keşfettik.

Asrın projesi ise, AKP ile Erdoğan’a iyi bir seçim yatırımı ve böbürlenme malzemesi olurken, bizim de suyun yönetimi üzerindeki haklarımızı büyük ölçüde elimizden aldı. Su kesintilerinin su temin edilip de ne zaman düzeleceği, KKTC Meclisine değil, yetkiyi devrettiği Erdoğan başkanlığındaki AKP hükümetinin bakanlığına bağlı DSİ’ye bağlı. Bu arada suyun fiyatı üç misli arttı. Özelleştirilmesi ise an meselesi.

Kendisine hoyratça davrandığımız su, bizden intikamını almış!

Türkiye ile yapılan su anlaşması konusunda, CTP’lisinden UBP’lisine meclisin tüm vekilleri, sanki bunu imzalayan kendi partileri değilmiş gibi sinmeye devam ediyorlar.

Seçeni ve seçileniyle, üyesi ve siyasal partisiyle, bürokratı ve bakanıyla cemaat olarak 46 yıldır vahşice ve akılsızca su tüketmeyi görmezden bilmezden geldik!

Suyun bize öğrettiği bir şey varsa o da “görme engelli” seçmenin ancak “görme engelli” siyasetçileri seçmekten vazgeçmeyeceğidir.

Tükenene kadar!…