“Information” sözlüklerin verdiği bilgiye göre “enformasyon, bilgi, haber, istihbarat” demekmiş.
“Misinformation” da “yanlış bilgi, yanlış haber” demekmiş.
“Disinformation” ise “dezenformasyon, kasten yanlış verilen bilgi/haber, yalan bilgi/haber” demekmiş.
Eskiden birine 40 defa “deli” denince o kişi deli olurdu. Günümüzde sosyal medyada 40 defa tekrarlanan yanlış veya yalan bir bilgi “doğru” olarak kabul ediliyor. Bunu kavramış olan kötü niyetli insanlar veya devletler uydurma veya yalan haber ve bilgi yaymakta kendilerini mazur görüyorlar. Kuşkusuz, bunu kendi menfaatleri doğrultusunda yapıyorlar.
Bu gibi durumlarda gazeteciler ne yapmalılar? Bu türden oyunlara alet mi olmalı yoksa gerçeği bulup ortaya koymak için çaba mı sarfetmeliler?
Geçtiğimiz hafta Büyük Britanya büyükelçiliği daha doğrusu yüksek komiserliği, Chateau Status’ta “yanlış haber” ve “yalan haber” konusunda bir eğitim semineri düzenlendi. Gazetecilere yönelik olan seminere katılım hiç de fena değildi. Benim gördüğüm kadar epey gazeteci ve İletişim Fakültelerinden bilim insanları katıldı. Gördüğüm kadarıyla Türk katılımcıların sayısı Rumlardan çok daha fazlaydı. Demek ki Rumların eğitime ihtiyaçları yoktur. Ya her şeyi biliyorlar ya da resmi politika neyi gerektiriyorsa onu yapıyorlar.
Seminerden önce Yüksek Komiser bir “Hoşgeldiniz konuşması” yaptı. Söyledikleri arasında bir bir nokta özellikle dikkatimi çekti. “Birkaç gün içinde AB’den ayrılıyoruz” dedi ve şöyle devam etti: “Ondan sonra özgürce ve eskiden daha sert bir biçimde yanlış ve yalan haberle mücadele edeceğiz. Bu konuda Kıbrıs’la işbirliği yapmaya da hazırız.” Pardon, AB’nin bu konuda Büyük Britanya’ya engel çıkardığını bilmiyordum. Öyle görünüyor ki Büyük Britanya giderek küçülüyor.
Seminerde üç konuşmacı da yoğunlukla sosyal medyanın gerçeklik üzerinde yaptığı hasar üzerinde durdu. Facebook, twitter gibi sosyal medya platformlarının bu hasarda büyük payları olduğu vurgulandı.
Konuşmacılardan biri, İslâm Devleti mensuplarının kelle kestiği günlerde Amerika Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkiliyle görüşmüş ve Twitter’in İslâm Devleti propagandasını niye önlemediğini sormuş. Aldığı yanıt: “Çok uğraştık ama ikna edemedik.” Devamla konuşmacı şöyle dedi: “Mark Zuckerberg’in amacı gerçeği ortaya çıkarmak veya gerçeği savunmak değildir. Onun asli görevi şirketlerinin hisse sahiplerine mümkün mertebe çok para kazandırmaktır. Bu nedenle ne kadar çok insan platformu kullanırsa o kadar çok kâr.”
Her üç konuşmacının vardığı sonuç şu oldu: Gazetecilere bu alanda büyük görevler düşmekte. Her birinin araştırmacı gazetecilik yaparak doğruyu eğriden, yalanı gerçekten ayırt edip onu kamuya duyurmak olmalıdır. Aksi halde medyaya olan güven daha da sarsılacak ve kimse hiçbir şeye inanmaz olacak. Böyle ortamlar, popülizmin arayıp da bulamadığı ortamlardır.
Geçenlerde dünyaya dürbünün tersinden bakan İngiliz popülist politikacı Nigel Farage, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı veda konuşmasında şöyle demişti: “Beğenmeyebilirsiniz ama size güzel bir haberim var: Dünyada popülizm çok popüler oluyor”. Adam haklı.
Geniş halk kitlelerinin medyaya olan güvensizliklerinin oluşmasında ve gelişmesinde gazetecilerin de payı olduğu konusuna konuşmacılar değinmedi. Patronları için tetikçilik yapan gazeteciler, güven telkin etmiyorlar. Politikacıların sözcülüğüne soyunan gazeteciler, medyaya olan güveni sarsıyorlar.
Son zamanlara kadar güvenilir olduğu kabul edilen gazetelerin internet varyasyonları güvenilir olmaktan uzaklaşmıştır. En azından Türkiye’deki internet gazeteleri öyle. Yepyeni bir gazetecilik türü geliştirmişler. Haber başlıklarının çoğunda “şok” ve “kriz” kelimeleri geçmekte. Manşetlerde haberin “acı haber” mi, “kötü haber” mi “olumlu gelişmeler” mi olduğu okura belirtilir. Cumhurbaşkanı ne söylese “önemli açıklama” olarak not edilir. Geriye kalanlar da boşanma haberleridir. Kim kimden boşanıyor, hele uzun bir evlilikse okurun da üzülmesini, hatta ağlamasını teşvik ederler.
Manşetlerin çoğu okuru kandırmaya yönelik başlıklardır. Haberin içeriği ile pek ilgisi yoktur. Uzunca bir giriş, arkasından her cümleden sonra bir fotoğraf. Aynı fotoğraf birkaç haberde kullanılmış olmasının pek önemi yok. Son cümlede aradığınızı ya bulursunuz ya bulmazsınız. Bu arada bir yığın ıvır zıvır okumak zorunda kalırsınız. Aynı harup gibi. Bir kaşık bal için bir okka odun yersiniz.
Batılıların adetidir. Bir çalışmadan sonra birkaç sayfadan oluşan anket soruları dağıtırlar ve onların doldurulmasını isterler. Semineri nasıl buldunuz? Yararlı oldu mu? Ne kadar yararlandınız? Burada öğrendiklerinizi nerede kullanmayı ve hangi amaç için kullanmayı tasarlıyorsunuz? Ve daha buna benzer sorular. Bu anketleri kendileri hangi amaçlar için kullandıklarını sormayı hiç akıl etmedim. Şimdi aklıma geldi. Ölmeden önce bu merakımı gidermem gerekecek.
Eğitim seminerinden sonra burada da bir anket dağıttılar. Anketin girişinde soruları dürüstçe yanıtlamamız istendi. Ben de öyle yaptım. Yeni bir şey öğrenmediğimi çünkü söylenenlerin büyük bir çoğunluğunu zaten bildiğimi belirttim. Organizatörlerin hoşuna gitmeyebilir ama neyleyim gerçek olan bu.
































