İngiltere’ye ilk gidişimde fark etmiştim. İngilizler kahveden çok, çay içiyorlar. Türkiye’de de öyleydi. Ama Türkiyede demli çay içildiği için kahveden pek farklı olduğu hissedilmiyordu. Halbuki ingiltere’de çayın içine süt de döküldüğü için bulaşık suyuna dönüştürülüyordu.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim köyümde çayı hastalar içerdi. En azından bizim evde öyleydi. Hastalığın tipine göre çay hazırlanırdı. Çay çayı yanısıra nane çayı, mülver çayı yapılırdı. İki türlü nane ve milver çayı vardı. Biri taze naneden veya mülver çiçeğinden yapılırdı. Öteki de merteklere asılarak kurutulanlardan. Hastalıkların çoğunu bu çaylarla ve palaz çorbasıyla atlatırdık.
Köy evlerindeki mertekler, fonksiyonel yapı unsurlarıydı. Kurutulmak istenen her şey oraya asılırdı. Mayhoş veya ekşi narlar, merteklere asılırdı. Yılbaşına kadar orada kalır, tatlılanır ve gollifalarda kullanılırdı. Mertekler sayesinde biz kuşlarla iç içe yaşardık. Kırlangışlar merteklere yuva yapardı. Büyükler katiyen evin içinde pislemezlerdi ama yavrular çıkınca babam yuvaların altına teneke kutu asardı. Onların girişinden çıkışından kimse rahatsız olmazdı.
Dediğim gibi, bizim köyde insanlar misafirlikte çaydan çok kahve içerlerdi. Kahvehanede birbirlerine kahve ısmarlarlardı. Kahvehaneye köyün dışınıdan misafir gelmişse kahvenin yanında muhakkak lokum da olurdu.
İngiltere’ye varşımdan birkaç gün sonra büyük bir inşaatta çalışmaya başladım. Süleyman ve Cafer ustalara harç hazırlayıp taşıyordum. Kuşluk vakti bize “Tea brake” (çay molası) olduğu söylendi. Çay almak için kuyruğa girdik. Büyükçe bir fincanın içinde hekese birer fincan bulaşık suyu verildi. Bir daha çay almaya gitmedim. İngiliz işçiler büyük bir iştahla öğle çayı için de kuyruğa girdiler.
Bizim kahvekolik olmamıza karşılık İngilizler çaykolikti. Bildiğim kadarıyla Avrupalıların çoğu da kahvekolikti. Bu beni epey düşündürdü. Bu farklılığın temelinde ekonomik çıkarların yattığı hiç aklıma gelmemişti. Ne var ki bütün mesele aslında ekonomikmiş.
Kahve kazançlı bir ticaret metaı olduğu için tüccarlar kahve çekirdeklerini fırınladıktan sonra ihraç ederlerdi ki tohumları ekip başkaları kahve ağacı yetiştiremesin. Sonradan bazı Portekizli tüccarlar Habeşistan’a gidip kahve tohumlarını çalıp Latin Amerika sömürgelerinde kahve yetiştirmeye başladılar.
Avrupa’da kahve tiryakiliği 1683 yılındaki Viyana bozgununda Osmanlıların Viyana kapılarında terkettikleri kahve çuvallarını yağma eden hırsızların kahvehane açmaya başlamaları sayesinde gelişti.
Viyana’da başlayan kahvecilik bütün Avrupa kentlerine yayıldı. İnsanlar, sosyalleşmek, sohbet etmek ve iş konuşmak için kahvehanelere doluşmaya başladılar. Giderek bu kahvehanelerin bazıları iş yerlerine dönüştü. Dünyanın en büyük sigorta şirketi olan Lloyd’s, emekleme dönemini bu kahvehanelerden birinde geçirmişti.
Ne var ki kahbve ticareti İspanyol ve Portekizli tüccarların elindeydi,.çay ticareti ise İngiliz tüccarların. Önce Çin’den satın alıp Avrupa’ya taşıdıkları çayı, daha sonra sömürgeleri olan Hindistan’da ve Seyland (şimdiki Şri Lanka) adasında yetiştirmeye başladılar. Sonuçta çay plantasyonları İngilizlerin, kahve plantasyonları İspanyolların ve Portekizlilerin denetimine geçmiş oldu. Ancak insanların çoğu kahvekolikti.
Bu durum İngiliz yöneticilerini tedirgin ediyordu ve buna karşı tedbirler geliştirmeye başladılar. Çayın gümrük vergisini düşürdüler, kahvenin vergisini de yükselttikçe yükselttiler.
Kahve içilmeyecek kadar pahalılaşınca İngilizler, ister istemez, çaya döndüler. Bu arada saray da “Beş çayı” diye bir gelenek başlattı. Hanımlar saat 17:00’de çay partileri düzenler oldular. Britanya’da çoğunluk çaykolik olunca hükümet vergileri azar azar yükseltmeye başladı.
Aynı şeyi sömürgelerde de yapmaya kalkışınca Amerikalılar büyük tepki gösterdiler. Bunun sonucunda İngilizler, Kuzey Amerika kıtasını kaybettiler. Kendilerini İngiliz sayan ve İngiltere’nin devamı olarak gören Amerikalılar, bir tek temsilcileri bile olmayan bir parlamentonun böyle bir vergi yasasını geçiremeye hakkı olmadığı iddiası ile ayaklandılar.
Kuşkusuz isyanın bir tek nedeni bu olamaz. Belli ki başka durumlardan da şikâyetçiydiler. Ancak çay konusunun bardağı taşıran damlalardan biri olduğu da kesin. British East India Company’e (Britanya Doğu Hindistan Şirketi) çay ticaretinin monopolü verilmişti. Bu şirketin Boston limanında bulunan gemi içindeki çay balaları denize atıldı. Bu arada Boston’da “Çay Partisi” kuruldu. Bu parti kurtuluş savaşı boyunca önemli roller üstlendi.
13 Britanya kolonisinin bir araya gelmesiyle, çay vergisinin konmasından üç yıl sonra, 1776 yılında Amerika Birleşik Devletleri kuruldu. 1783 yılında Paris’te yapılan antlaşma ile Britanya, Amerika’nın bağımsızlığını kabul etti ve böylece savaş sonlanmış oldu. İngilizlerin aç gözlülüğü kendilerine pahalıya patladı.
Kıbrıs İngilizlerin eline bu olaylardan 100 yıl sonra geçtiği için bizi çaykolik yapma fırsatını kaçırdılar. Bana kalırsa ben “Berikât versin” derim.
































