Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Oktay Feridun’un ardından

“Efendi adam” veya “gentleman” olarak sayabileceğim beş-on kişiden biriydi Oktay bey. Efendiliği afakî değil tecrübeyle sabittir. Öte yandan yüksek mevkilerde birçok insan tanıdım onun kadar alçak gönüllü olanına rastlamadım. Tepelerde otururken bile en alçaktakilere yukarıdan bakmadı.

Oktay beyi yakından tanımak olanağını buldum mu? Hayır. Aksine, pek tanımadım onu. Dostluk kurduğum insanlardan biri değildi. Kardeşi olan Hüsnü Feridun’la daha bir yakınlığımız oldu. Onunla ailece görüşmelerimiz oldu. Ama Oktay beyle buna benzer bir yakınlığımız hiç olmadı.

“İyi de, niye kafamızı ütülüyorsun? Niye tanımadığın bir kişi hakkında yazı döşenmeye yelteniyorsun?” sorularını sorarsanız “Yerden göğe hakklısınız” derim. Niyetim, sadece Oktay beyle ilgili birkaç anımı aktarmaktır.

“Oktay Feridun” adını ilk kez lise yıllarımda duymaya başladım. O sıralar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başsavcı yardımcısıydı. Daha sonra Türk Yönetimi’nin ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin başsavcısı oldu. Oktay beyin adına gazetelerde rastlıyordum.

Ölümünden sonra hakkında yazılan yazıları okuyunca farkettim. Ortaokul ve lise eğitimini Lefkoşa’da yapmış. Burada görüş birliği var ama okuduğu okul adına gelince yollar ayrılıyor. Okulun adını kimisi “İslâm Lisesi”, kimisi “İslâm Türk Lisesi” kimisi “Kıbrıs İslâm Lisesi” kimisi de “Lefkoşa Türk Lisesi” olarak yazdı. Ve hepsi de haklıydı.

Yer isimlerini değiştirip tarihi parçalamak konusunda üstümüze yoktur. Sevan Nişanyan bu konuda “Adını Unutan Ülke: Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü” adlı 555 sayfalık bir kitap kaleme aldı. Ben şahsen Celâl Bayar Erkek Lisesi’ne kayıt yaptırmış ama üç yıl sonra Lefkoşa Türk Lisesi’nden mezun olmuştum. Bunlar farklı okullar değildi. Aynı okulun değiştirilen isimleriydi. (Türkiye ileri gelenlerine yaltaklanmak yeni bir hadise değil. 1958 yılında dönemin etkin kişilerine, eski deyimle, tabasbus etmek amacıyla erkek lisesine Celâl Bayar, kız lisesine de Adnan Menderes adı verilmişti. Demokrat Parti hükümeti, darbeyle devrilince isimler değiştirildi.)

Meryem Öksüzoğlu’nun basılmamış yüksek lisans tezinde izah ettiği gibi Lefkoşa Lisesi, geçirdiği Rüştiye, İdadi ve Sultani aşamalarından sonra 1925 yılında “Kıbrıs Türk Lisesi” veya “Kıbrıs Erkek Lisesi” ya da “Kıbrıs Türk Erkek Lisesi” adını aldı. (Bu isimlerin üçü de kullanılmıştı.O günlerde ülke adı ise “Kıprıs” olarak yazılıyordu.) 1937 yılında okul müdürü Harold Wood, okulun adını “Kıbrıs İslâm Lisesi” olarak değiştirdi. 1931 olaylarından sonra valilik, Yunanistan ve Türkiye’den gelen milliyetçilik akımlarının önüne set çekmeye çalışıyordu.

Wood 1950 yılında emekliye ayrılınca müdürlüğe Yavuz Konnolu atandı ve lisenin adı da “Kıbrıs Türk Lisesi” olarak değiştirildi. O günlerde zaten Kıbrıs’ta başka lise yoktu. Görüldüğü gibi Oktay bey, Türk Lisesi’ne kaydolmuş ama İslâm Lisesi’nden mezun olmuştu.

1983 yılında bağımsızlık ilân edilince Oktay bey, anayasayı hazırlamak için oluşturulan Kurucu Meclis’e Denktaş kontenjanından üye atandı. Bu arada İçişleri ve Sağlık bakanlıklarında bulundu.

Biz o günlerde yalnız ülkeyi değil, dünyayı değiştirmeyi kendine görev edinmiş gazetecilerdik. Ne gibi bir aksaklık oldu anımsamıyorum. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki her ne olmuşsa bugün yapılanların yanında devede kulaktı. Olaydan sorumlu bakan da Oktay beydi.

Ben hemen bir yazı döşendim, olayı anlattım ve ilgili bakanın istifa etmesi gerektiğini vurguladım. Birkaç gün mü desem yoksa birkaç hafta mı desem, her halükârda kısa bir süre sonra bir kokteylde beni uzaktan gördü ve hemen bana doğru ilerlemeye başladı. Kendine has, eğri yürüyormuş gibi bir gidişi vardı. Yüzünde gülümseme eksik değildi.

Bana doğru geldiğini farkedince hemen gardımı aldım. Neye ne cevap vermem gerektiğinin muhasebesini yapmaya başladım. Yanıma geldi, elimi sıktı ve konuşmaya başladı: “Geçenlerde yazdığın olayı araştırdım. Haklıymışsın. İstifa işine gelince o konuda da haklısın. Bir süreden beridir istifa mektubumu cebimde taşıyorum.” Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkarıp bana verdi. Benim diz bağlarım çözülmüştü. Böyle bir muameleyi hiç beklemiyordum.

Zarfı açmadan iade ettim ve “Bakmama gerek yok. Sözünüze güveniyorum” dedim. Bir süre sohbet ettik. Üzerine basa basa bana şöyle dediğini anımsıyorum: “Politika bizim gibi insanlar için değil. Hiç sevemedim bu işi.” 

Politikadan ayrıldıktan sonra birkaç defa birlikte kahve içip sohbet etme fırsatı bulduk. O sohbetlerin birinde bana 1974’ten sonra baş yargıç olan Necati Münir Ertekün’le birlikte Rum mülkleri ile ilgili bir rapor hazırlayıp liderliğe sunduklarını ve bu mülklere koçan verilmemesini tavsiye ettiklerini söylemişti. “Şimdi gelinen durumda kimse bu işin içinden çıkamaz” diye ekledi.

Oktay bey keskin bir zekâya ve espri yeteniğine sahip bir kişiydi. Aslında tüm kardeşler öyleydi ve öyledir. Bir vesileyle üç kardeşle yani Oktay, Hüsnü ve Arif beylerle birlikte olma fırsatı yakalamıştım. Zekâ pırıltılı esprilerin havada uçuştuğu, kahkaların etrafı çınlattığı  bir toplantıydı. Böylesine bir daha şahit olmadım.

Anılarını topladığı kitabın adı bile esprili: “Zamanı Tiye Aldım: Hayatımdaki Kıbrıs ve Bir Hukuçunun Serüveni”.  Merhum büyük bir değerdi.

Allah gani gani rahmet eylesin, geride bıraktıklarına da sabır versin.