Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Kışöncesi mevsimler

Okullar yeni açılır, yeni kitaplar, yeni defterler ama dersliklerde sıralar hep aynıydı.

Bir önceki yıl o sıralarda oturanlar masaların üzerini kaşıyarak isimlerini yazarlar, sıra yeni gelenlerde olurdu, bir dönem bir dönemi izlerken herkes o tahta sıralardan kimlerin gelip geçtiğini bilirdi.

Kara tahtada tebeşir ve silgi hazırdı; o silgi ayakkabı fırçasını andırırdı!

Böyle mevsimlerdi, aylardan ekim ama bitmek üzere, kışa hazırlıklar çoktan başlardı…

İlkokullar surlar içindeydi, liselerde okul yolu Girne Kapısı’ndan geçerdi.

Lefkoşa Türk Lisesi ile Kız Lisesi aynı güzergahtaydı, her sabah ana baba gününe dönerdi Girne Kapısı, caddeler öğrencilerle dolup taşardı kızlı erkekli, ne güzeldi, mevsimle birlikte yürürlerdi dalga dalga.

Çörekçilerle helvacılar öğrencilerden daha erkenciydiler, daha önceden tutarlardı okul yollarını…

Mevsimin ilk yağmurları düşer hava serinlerdi ve serin rüzgarlar öğrencilerle birlikte dalardı sınıflara; kız öğrencilerin sesleri kuşların seslerine karışır, efkalipto ağaçlarının uğultusunda savrulurdu…

Lefkoşa’nın evleri ev kadınlarına emanet edilir, herkes evlerine dönmezden önce sokaklar onlara teslim edilirdi.

Radyolar açıktı her evden aynı nağmeler yükselirdi.

Köyden kasabadan şehere inen köy satıcıları aynı sokaklara gide gele evlerin hanımlarını bilir, kimin neye ihtiyacı olduğunu da rahatlıkla kestirebilirlerdi…

Emekliler kahve köşelerinde vakit geçirirken, çalışanlar da öğrencilerle birlikte iş yerlerine dağılmış olurlardı.

İşte böyle zamanlarda Lefkoşa huzurlu bir kent görünümündeydi.

Sokakların hakimi kadınlar birbirlerine rahatlıkla komşuluk yaparlar, aynı sokağın insanları sabah kahvesini bir evde içerse, ikindi kahvesini bir başka evde içerlerdi.

Mevsim böyleydi…

İlk yağmurlar yağdıktan sonra güneş açar, Ayasofya Camii’nin ıslanmış sarı taşları canlanır, her yerde bir toprak kokusu, günlerden cuma değilse Arasta ve Bandabuliya tenhalaşır, tek tük seyyar satıcıların bağrışmaları sokaklarda yankılanırdı.

Mevsim sonbahardı…

Her sokak birbirine benzerdi, panjurlar da hanaylar da kapılar da birbirine benzerdi dahası insanlar bile birbirine benzerdi.

Gözlerinin rengini genellikle zeytinden, tenlerinin rengini buğdaydan almışlardı, bir birlerine benzerlerdi, bakışları bile Kıbrıs gibi bakardı…

Herkes birbiriyle sıklıkla görüşürdü.

Kim nerede, kim kimin nesi gayet iyi bilinirdi.

Böyle kışöncesi zamanlarda vakit her şeyi yapmak için boldu.

Zaten çok şey yapılmaz, buna gerek yoktu, yapılacak iş de çok azdı.

Yaşanan her gün çok uzundu, hatta saatler; öğrenciler bir dersin bitmesini bile sabırsızlıkla beklerdi.

Zaman dediğiniz Kanlı Dere’nin hızında bile akmazdı sanki dururdu olduğu yerde… evet tam da öyle…

Bir tek Azrail’in zamanla herhangi bir derdi yoktu!