Hafta sonuysa, hele de hava bahar havasıysa evde oturmak yerine günü dışarıda geçirmeyi seviyoruz. Genelde de çoğumuzun gittiği yerler öncelikli olarak Karpaz ve uzağa gitmeyi sevmeyenler için Girne oluyor…
Ben bu hafta sonu uzun zamandır gitmediğim batıya gitmeyi tercih ettim. Bunda biraz da çilek mevsimi etken oldu. Güzelyurt, Gaziveran ve Yedidalga’ya kadar gittim.
Yol boyunca limon ve portakal çiçeklerinin kokusunu içinize çekmek, Lefkoşa’nın gürültüsünden ve etrafın dağınıklığından sonra inanılmaz bir mutluluk veriyor insana…

Öncelikle bölgede geçmiş yıllara nazaran ciddi bir canlılık var. Bunda üniversitelerin önemli bir payı var.
Yol boyunca oturabileceğiniz, her bütçeye uygun alternatif yerler gelişmiş. Ve en güzeli, buralarda yer bulmak neredeyse imkansız gibi. Bizim gittiğimiz iki restaurant da dolu olduğu için başka alternatifler düşünmek zorunda kaldık. Özel araçların dışında çok sayıda tur otobüsü gördük. Portakal bahçelerinden belki de hayatlarında ilk kez elleriyle portakal ve limon toplayan tursitler mi istersiniz yoksa, çilek tarlalarından çilek toplayanlar mı… Hatta patates hasadı yapan turistler. Tur operatörleri nihayet batıyı akıllarına getirmişler.
Yılardır “verilecek” gaylesiyle yatrım yapmaya korktuğumuz, devlet olarak ilgi ve alakamızı kestiğimiz bu bölge, en az Karpaz, ve Girne kadar bir turistik potansiyele sahip. Hatta oralarda olmayan alternatif turizim olanaklarını yaratmak da mümkün.
Yıllardır herşeyini sadece narenciyeye bağlayan bölge halkı üreterek bazı şeyleri değiştirebileceğini yavaş yavaş kavramış. Çilek dendiğinde aklımıza gelen tek yer Yeşilırmak’tı. Artık Gaziveran’da da, çilek tarlalarından çilek toplamak mümkün. İnsanlar “çekirge sürüsü” gibi tarlaları doldurup, dalından çilek topalmanın zevkini yaşıyor…
LAÜ, OTDÜ ve son açılan sağlık ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nin bölgeye katkısını görebiliyorsunuz. Onbinlerce öğrenci bu ülkenin onlara verdiği güzel iklim şartlarını sonuna kadar tadıyorlar. Yol boyunca gördüğüm onlarca “öğrenci yurdu” yatrımcılarına iyi bir gelir sağlamanın yanında, bölge esnafının da işlerini oldukça etkilemiş…

Özellikle Yedidalga’da yeni işletmeler yanında, öğrencilere yönelik deniz kenarında kurulan küçük büfeler büyük rağbet görüyor. Denize sıfır konumda ama kırk yıldır atıl durumda olan, yıkılamya yüz tutumuş evler tamir edilip yeni alternatifler yaratılıyor… İnsanlar ürettiklerini yol boyunca kurdukları tezgahlarda alıcısıyla buluşturmaya çalışıyor.
Sadece dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus var ki, o da diğer bölgelerde olduğu gibi plansız bir yapılaşma tehlikesine imkan vermemek. Belediye ve hükümet bu bölge için acilen bir plan hazırlamalı ve bütün yatırmlar da bu plan çerçevesinde yapılmalı…
Başbakan Erhürman’ın sıkça kullandığı “üretirsek var oluruz” sözleri bölge için tam bir fırsat. İmkan verilirse “balık yemeye değil, balık tutmaya” hazır olduklarını gördüm ben. Burada hükümete düşen en önemli görev, bu insanlara biraz ilgi ve biraz destek vermek olmalıdır. Yıllardır yatırım yapmaktan çekinilen, “nasıl olmasa verilecek” deyip çivi çakılmayan bölgede, başlayan hareketliliği geliştirmek ve sürdürülebilir hale getirmek gerek.
Devlet, yıllardır Karpaz ve Girne’ye yapılan yatrımların buralara kaymasını sağlamalıdır. Ülkeye gelen tursitlerin, hiç olmazsa bir günlerini bu bölgede geçirmeleri, pek çoğunun sadece marketlerde gördükleri ürünleri dalında görmelerini sağlanmalıdır. Teşvikse teşvik, destekse destek. Ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Bunu yaparak, yıllardır bölge halkının üzerine serpilen ölü toprağını kaldırabilir, hem de orada yaşanan göçü tersine çevirme imkanını yaratabiliriz.
Sonuç olarak Kuzey Kıbrıs’ın Batı bölgesi kendi kendine kıpırdamaya başlamış, devletinden ilgi ve alaka bekliyor.
YERİN KULAĞI VAR
İTHALATIN DÜŞMESİ DOĞAL:
2014’de 1 milyar 300 milyon dolar olarak gerçekleşen Türkiye’den ithalat, bu tarihten sonra düşüşe geçmiş ve 2015’de 860 milyon dolara inmiş. Şimdilerde biraz toparlansa da, hala 2014 rakamını yakalayabilmiş değil. Neden diye düşündüğümde, aklıma bir tek şey geliyor, o da Kıbrıs Türkünün alım gücünün zayıflamış olması. Düşünsenize o tarihte euro 2,9 liraymış, bugün 5’e dayanmış durumda. Neredeyse iki misli artmış. Peki gelirler aynı seviyede artabildi mi? Kesinlikle hayır. İnsanımız artık sadece temel ihtiyaçlarını karşılamanın derdinde…
ŞAHALİ’NİN TESPİTİ:
Arpa buğday tarımının ne kadar verimsiz bir sistemle yürüdüğünü defalarca yazmışımdır. Bakan Şahali net olarak ortaya koymuş. Olay tamamen beyana dayalı. Verimi sağlayacak şekilde ekildi mi, gübrelendi mi, denetimi yok. Sadece dönüm başına şu kadar destek. Vermezsen sokağa dökülmekle tehdit edilirsin. Ha bir de buna kuraklığı ekle, sonuç..? Sıfır verim. Ama devletten çıkan para aynı. Dostlar alışverişte görsün. Tonlarca su denize akar, her türlü ürün yetiştirme imkanı vardır, ama biz hala dededen kalma yöntemlerle sözde arpa yetiştiririz. İşte gerçekler ortada. Değiştirebilecek miyiz..?
YAŞASIN, MÜFETTİŞ YETİŞİYOR:
Denetleme konusunda kim ne yaparsa, bu ülke ona minnettar olacaktır. Şimdi polis, çevre dairesi müfettişlerine soruşturma teknikleri öğretiyormuş. Ne güzel, demek ki, denetime ağırlık verilecek. Siyasiler de geçmişte olduğu gibi, saptanan rezilliklerin üstünü kapatmazsa, ancak o zaman adam olacağız. Çevre konusunda bildiğim yaygın bir örnek mesela, dere yataklarının doldurulması konusu. İlgili makamlar tespiti yaptığı halde, nicelerine siyaset eliyle göz yumuldu…
EL İNSAF:
Derinya kapısının açılması için geçtiğimiz hafta Mağusa’da iki toplumlu bir eylem yapılmıştı. O eylemde taşınan bir pankart gözlerden kaçmadı. “Türkiye elini yakamızdan çek” diye. Yapılan eylemle bunun ne alakası var anlamadım. Bunu yaparak eyleme destek veren birçok insanın da tepkisini çektiler. Sanki Rumlar kapının açılmasına pek hevesliymiş gibi. Hele de Aplıç kapısı örneği karşımızda dururken. Kusura bakmayın ama böyle yaparak bir çuval inciri berbat ettiğinizin farkında mısınız…
KORKMADAN KARAR ALMALI:
Günlerdir Yenierenköy belediyesini tartışıp duruyoruz. 6 bin nüfuslu beldede, 60 olması gerekirken 120 civarında olan belediye personelinin akibeti ne olacak diye. Ve işin garibi de, en çok sesi çıkanlar, personel sayısını sırf siyasi gelecekleri için gözünü kırpmadan ikiye katlayanlar; belediyeyi batma noktasına getiren eski başkan Özay Öykün ve bazı siyasiler. Nasıl oluyor? Çünkü hiç birinden hesap sorulmadı da ondan. Hükümet işçilerin haklarını, belediyenin borçlarını ödesin de, sonra ne olacak? Gelir ve gider arasındaki uçurum ortada iken, bir ay sonra yine aynı sorun olmayacak mı? Yapılması gereken, korkmadan radikal kararlar alabilmektir…
ERİMEYE DEVAM:
Ev ve araba taksidi döviz olanlara kötü haber. Türk Lirasının döviz karşısındaki düşüşünün durmak bir yana, daha da artacağı endişesi var. 2017 yılını 47 milyar 100 milyon dolar cari açık ile kapayan Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı nedeniyle Türk Lirasındaki değer kaybının artarak devam edeceği iddia ediliyor…
ZİRVEDEKİLER
Emekli Polisler Derneği: Geçen hafta “Ceza Yasası değişmeli, işveren de suçun sorumluluğunu almalı” şeklinde bir yazı yazmıştım. Kaçak işçilerin yaptığı kazalardı konu. İşin ustaları Emekli Polisler Derneği de aynı şeyi söylemiş, “Fazla yük, fazla yolcu, arızalı araç, kaçak sürücülerin sebep olduğu kazalarda, araç sahiplerinin de sorumlu tutularak sürücüden daha ağır cezaya çarptırılması şarttır”. Başka yolu da yok zaten…
DİPTEKİLER
Demeçlerle Atlatılan Bir Kanser Haftası Daha: “Şu kadarı önlenebilir; onkoloji hastanesi ağzına kadar dolu; yılda 26 bin 340 kanser muayenesi”… Uzayıp gidiyor. Oysa bu ülke insanını kanser yapan herşey de yerli yerinde duruyor. Santral bacalarından, hem de devletin kendi elektrik santralının bacasından çıkan zehir, yediğimiz sebze meyvede devletin saptadığı zehir, bir türlü kaldırılamayan CMC felaketi… Ama her yıl bu vakitler bir kanser muhabbetidir gider. Seneye Allah kerim, ölen ölür kalan sağlar nutuk sallar…
































