Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Ombudsman konrolsüz bir kabalığa dönüştük derse…

Öntaç Düzgün
Öntaç Düzgün

Şartlı Tahliye Kurulu’nun karşısına gelen genç mahkum, yeni oluşan kurulun bu ilk toplantısında vereceği kararlardan çok da emin olmadan başını öne eğip, masum bir görünüm vererek “kaderime razıyım” der gibi bir tavır içindeydi. Cezasının yarısı çekmiş, şartlı tahliye fırsatından yararlanabilmek için kurula dilekçe vermişti. Hapishane müdürü önündeki dosyadan, mahkumun neden hapse atıldığını ve hapishanede geçen iki yılın sonunda kayıtlara geçen hal ve tavırlarını okumaya başladı. “Mahkum, bu gün şartlı tahliye talebiyle kurulumuza baş vuran diğer iki arkadaşı ile beraber bir banka soygunu suçuna karışmış ve dört yıl süre ile hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapishanede geçirdiği iki yıl zarfında hapishane kurallarına uyum göstermiş, herhangi bir olaya adı karışmamıştır. Kurula adı geçen bu genç mahkumun şartlı tahliyeden yararlandırılmasını öneririm.” Kurulun çalışma prensiplerinden birisi de; Mahkumun geçmişte işlediği suçları sorgulamamak, zaten ceza aldığı bu eylemleri üzerinden yeniden cezalandırılmasına neden olmamaktı. Kurul üyeleri, soracakları sorular ve edinecekleri gözlemlerle sanığın işlediği suçlardan pişmanlık duyup duymadığını ve islah olup olmadığını anlamaya çalışacaklar ve karar vereceklerdi. Yapmaları gereken buydu.

Mahkumun henüz daha yirmili yaşların başında olması ve üstelik arkadaşları ile beraber Türkiye’den ülkemize gelişlerinin hemen ikinci gününde banka soymak gibi ağır bir suça karışmaları dikkatimi çekmiş olmalı ki, kural dışı olduğu halde işlediği suçla ilgili soru sormaktan kendimi alamadım. “Siz Kıbrıs’a sırf banka soymak için mi geldiniz?” diye sordum. Karşımızdaki genç “evet efendim” dedi. Hapishane müdürü kuralı hatırlatarak geçmişle ilgili soru sormamam gerektiği ikazını yaptı ama ben açtığım kapıdan girmeye kararlıydım. “Buna nasıl karar verdiniz?” Herhalde itirafçılık yapmanın işine yarayacağını, ne kadar çok pişman olduğunun daha iyi anlaşılacağını düşünen genç, hapishane müdürünün itirazına rağmen hızlıca konuya girdi; “Efendim bir akşamüzeri Mersin’de kahvede otururken, birisi geldi ve Kıbrıs’ta bankalarda paraların masaların üzerinde dizili durduklarını, isteyenin istediği kadarını alıp gidebildiğini anlattı. Kendi gözleri ile görmüş. Biz de paraya ihtiyacımız vardı ve bir bakalım diyerek geldik. Lefkoşa’da otobüs terminalinin orada bir bankaya girdik. Veznedeki memur ile bir adam konuşuyorlardı ve memur adamın önüne desteler halinde bir yığın para koydu. Biz bu paranın o para olduğuna karar verdik ve alıp gittik. Fakat fazla kaçamadan yakalandık. Çok pişmanım özür dilerim”

Bu çocuk bizimle dalga mı geçiyordu, bir zeka sorunu mu vardı yoksa Kıbrıs ve Kıbrıslılar ile ilgili farklı bir algıya mı sahiptiler? Bunu öğrenmem gerekiyordu. Aslında biraz da tahrik olmuştum. “Kahveye gelen adam size anlatınca ‘ şu Kıbrıslılar amma da ahmak insanlar ha’ diye düşündünüz herhalde” diyerek onu kışkırttım.  Çocuk hiç tereddüt etmeden “evet efendim” diye cevap verdi. Kurul üyeleri benim bu tavrıma hep beraber itiraz ettiler.

2008 yılında Lefkoşa’da Merkezi Hapishane’de gerçekleşen bu olayı tekrar hatırlamama sebep olan şey, kendileri ayni zamanda bir yargıç olan Ombutsman Emine Dizdarlı’nın geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında sarf ettiği bazı sözler oldu. Dizdarlı hem yargıçlıktan hem de denetim görevinde devletin işleyiş mekanizması hakkında edindiği deneyimlerden olsa gerek dikkate değer tespitlerde bulundu. “Yargıda mevcut durum yaşanan yoğunluğu giderebilecek kapasitede değildir ve ne kadar personel alırsak alalım bu yoğunluk giderilemeyecektir… Ülkeye giriş çıkışların sıkı şekilde denetlenmesi gerekmektedir. Yurt dışından gelen kişilerin hangi amaçla geldikleri ve ceplerinde ne kadar para olduğu denetlenmelidir.”

Emine Dizdarlı’nın endişeleri kuşkusuz ki kendi yaşam değerleri ile sınırlı endişeler değildir. KKTC’de uygulanan dünyanın tartışmasız en liberal muhaceret ve yurttaşlık politikaları toplumun demografik yapısını, kamu düzenini, sosyal yaşamını ve kültürel değerlerini altüst edecek sonuçlara neden olmuştur. Yabancılarla ilişkilerimizi düzenleyen Yabancılar ve Muhaceret Yasası, Yabancıların Çalışma İzinleri Yasası ve Yurttaşlık Yasası, toplumsal çıkarlarımıza dayalı olması gereken yabancılar politikalarımızda varla yok arasında tanımlanabilecek bir otoriteye sahipler. Bu üç yasanın varlığına rağmen, dünyanın herhangi bir ülkesinden herhangi birisi amaçlarına, mali durumuna, aile sayısına, eğitimine, yeteneklerine ve sosyal durumuna bakılmaksızın ülkemize gelebilmekte, herhangi birisi ile kuracağı basit bir iş ilişkisi sonucu ülkemizde yaşayabilmekte ve kesintisiz beş yıllık çalışma süresi sonunda ise aile fertleri ile birlikte yurttaşlık hakkı kazanabilmektedir. KKTC makamlarının yeni yurttaşlara ihtiyacımızın olup olmadığı, eğer varsa bu insanların hangi özellikleri ile yurttaş olmaları gerektiği veya hangi sayıda yurttaşa ihtiyacımız olduğu, bu yeni yurttaşların nasıl bir programla topluma entegre edilebilecekleri üzerine herhangi bir öngörüsü ve çalışması yoktur. Tam aksine kimin yurttaş olacağı kararını, genellikle getirdiklerini ucuz işgücü olarak kullanan veya kullanmak isteyen işverenler tarafından verilmektedir. İşverenler en ekonomik koşullarda kimleri çalıştırmak istiyorlarsa onlar sonuçta yurttaş olmaktadır.

Geçenlerde ayni zamanda “gezgin” sıfatına da sahip arkadaşım Cenk Burhan’la sohbet ederken o kadar çok ülkeye girip çıkmayı nasıl becerdiğini sordum. Asya, Afrika ve Avrupa’da birbirinden çok farklı rejimlere sahip ülkelere girip çıkmış. Söze “Avrupa malum” diye başlıyor. Evet Avrupa malum, kendi içinde oluşturduğu kriterlerle birlik üyesi ülke yurttaşları sistem içinde serbest dolaşım ve yerleşim hakkına sahip. “İş Afrika ve özellikle Asya’ya gelince iş ciddiye biniyor. O ülkelere turistik seyahat yapmayı düşünüyorsanız mutlaka bir seyahat acentesi ile işbirliği yapmak zorundasınız. Vize gereksinimini, nereleri ziyaret edeceğinizi, nerelerde yatıp kalkacağınızı, kaç gün kalacağınızı acente ilgili makamlara deklere ediyor ve sizin adınıza koşulları yerine getiriyor. Sonuçta o acentenin ülkeye kaç kişi getirdiği, kaç kişi çıkardığı ölçülebiliyor. Eğer yolculardan birisi gruptan ayrılıp o ülkede kalmaya yeltenirse durum anında yetkililere duyuruluyor.”

O ülkeleri bireysel olarak ziyaret etmek isteyenlerle ilgili prosedürü ise Cenk Burhan şöyle izah ediyor: “ Vize başvurusu için ilgili ülkenin elçiliği veya temsilciliğine başvurduğunuz zaman size pek çok sorular sorulur. Neden gidiyorsunuz? Eğer ticari sebepler gösterirseniz, sizden o ülkeden bir şirketin davetiyesi olması gerektiğini söylerler. Eğer onu temin etmişseniz kalacağınız şehirden bir otel rezervasyonu almanızı, ayni zamanda uçak biletinizi göstermenizi isterler. Bütün bu belgeleri hazırladıktan sonra ayrıca doğruluğunu test edip vizeyi öyle verirler. Bunun için de sizden iyi bir vize  parası isterler. Hangi gerekçeyi gösterirseniz gösterin sonuç değişmez benzeri belgeler sizden istenir. Eğer gazeteciyim derseniz sizden ayrıca o ülkenin enformasyon yetkililerinden onay alıp almadığınızı da sorarlar. Eğer onay almışsanız size mihmandarlık yapacak personelin ücretini peşin olarak ödemenizi de isterler.”

Cenk Burhan’ın anlattıkları düşündürücü bir o kadar da etkileyici. İnsan Hindistan’a, Endonezya’ya veya Vietnam’a kısa süreli bir seyahatin dışında neden gitsin? İnsan kaynaklarının nerede ise sınırsız, iş olanaklarının ise son derecede zayıf olduğu bu gibi ülkelere neden sığınsın? Ama yine de bu ülkeler, muhaceret kuralları bakımından son derecede titiz çalışıyorlar.

Bizdeki sorunun özü, Kıbrıs sorununun belirsizliğinde ve Türkiye olan ilişkilerin niteliğinde saklı. Tanınmamışlığın bize çok tatlı gelen büyülü yasa dışılığı ve “acaba Türkiye ne der” korkusu doğru yönde de olsa bizi adım atmaktan alıkoyuyor.

KKTC’nin sağ ve merkez sağ partileri muhaceret ve yurttaşlık politikalarının temeline, her ne pahasına olursa olsun adanın kuzeyindeki nüfusun Türkiye’den gelecek olanlarla süratle artırılmasını koyuyorlar. Bu durum ayni zamanda eksik ve aksak olan muhaceret yasalarının esnek tutulmasına ve dahası, evlenme, doğum ve evlat edinme gibi doğal yurttaşlık hakları ile yetinmeyip sadece ülkeye büyük yararlılıklar gösterenlere verilmesi gereken “istisnai yurttaşlık” uygulamalarının her bakanlar kurulu oturumunda onlarca kişiye gerekçesi açıklanmadan verilmesine yol açmaktadır.. Öyle ki, halen iktidar görevini sürdüren bir buçuk yıllık UBP-DP hükümeti döneminde verilen yurttaşlık sayısı resmi açıklamalara göre şimdiden sekiz bine yaklaşmış durumdadır. Verilmeye devam edeceği de söylenmektedir. Öte yandan ülkede yasal ya da yasal olmayan yöntemlerle yaşayan yabancı sayısını açıklayabilecek bir makam yoktur. Kıbrıslılar (sonradan yurttaş olanlar dahil) bu duruma seyirci kalmakta, muhalefet ise aşırı nüfus artışı sonucu aksayan kamu hizmetlerini, eğitim ve sağlık sorunlarını, yetersiz kalan yolları, elektriği, bozulan kamu düzenini gündeme getirerek hoşnutsuzluk yaratmakla yetinmektedir.

Olağan bir ülkede öngörülen nüfus artışından yüzde 0.5 sapma olması halinde bile kamu düzeni bakımından acil önlemler alınması tartışılırken, bizde alınan kararlarla nüfusun iki kata kadar çıkarılmış olması bile gerçek bir endişeye dönüşememektedir.