Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

AHENK İÇİNDE

Bıyıklı bıyıksız,

Yaşlı genç gibi tartışmaların yapıldığı günümüzde,
Bir zamanlar tartışmaların konusu bambaşkaydı.
Kıbrıs’ta iki halk var mı yok mu?
AKEL Enosis’i savundu mu savunmadı mı?
Devrim kentten mi, köyden mi başlamalı?

Motorlu araçların memlekete yeni girdiği dönemlerde,
Mahallesine kadar gelen devrimi kaş göz çatarak karşılayan Müslüman ahalinin torunları da gün gelecek devrim meselelerinde bocalayacaklardı…

Devrim kentlerden mi, kırsaldan mı başlamalı gibi tartışmalar kafa karıştırıcıydı.
Gerçekten nasıl başlamalıydı?
Kırsaldaysa, kırsalı da seçmek bir mesele olmalıydı…

Önemli olan hayatı yaşarken devrim yapmaktı ama kim bunun farkındaydı.
Üstelik kitaplarda da yazmıyordu bütün bunlar…

Daha fazla kapı açılırsa mı çözüme daha fazla yakın olunur,
Yoksa daha fazla facebook sayfası açarak mı?
Şimdilik bunu kestirmek zordur.
Zaten böyle bir tartışma da yoktur;
Yazı uzasın diye yazdık…

1960 Antlaşmalarında her yerde yüzde yetmişe yüzde otuz oranı geçerliydi.
Nüfus böyle olduğundan,
Hükümet oluşumları ve çalışma hayatı da buna göre belirlenmişti.
Oran yüzde yetmişe otuz olunca,
Komşu buradaki sayısal üstünlüğü siyasete de bulaştırmaktan kendini alamıyordu…

Meğer Lefkoşa Haspolat bölgesinde arıtma tesislerinde arıtılan atıklardaki oran da tıpkısının aynısıymış.
Yani Güneyden gelen atık yüzde yetmiş,
Kuzeyden gelen atık yüzde otuz.
Buyurun!
Şimdi biri kalkar da,
“O kadar taşıma nüfus getirdik, yine bokları kadar olamadık” derse ne denilebilir?

1920 model bir gonglu saati restore edip salonun bir köşesine asmak,
Ya da toprak bir su testisini bahçenizde yaşatmak, bıyıklılarla bıyıksızları bir arada tutmak kadar önemlidir…

Ya devrimin köylerden (kırsaldan) başlaması gerektiği yolundaki görüş doğrusu ise,
Kıbrıs’ta bu köy ya da kırsal neresi olabilirdi?
Erenköy mü, Lisi (Akdoğan) mi, yoksa Mesarya mı, Karpaz mı?
Bu konuda herhangi bir öngörü yoktu doğrusu.
Neyse ki birçok kişi aksi görüşteydi.
Devrim kentlerden başlamalıydı.
Kent dediğiniz, bizde şehere denk düşüyordu.
Şeher ahalisi de genellikle polislerden,  Mücahitlerden, ev kadınlarından ve öğrencilerden oluşmaktaydı…

Gerçekten de eski ile yeni arasında bir ahenk tutturmak mümkündür.
Eski ve tahtadan oyma bir çeyiz sandığı, modern mobilyalar arasında kontras bir görüntü yaratarak hoş durabilir.
Her iki dönemin güzellikleri de bir arada ahenk içinde bulunabilir.
Doğrusu, şimdi buna rağbet var…

Hayat da zaten böyle değil mi?
Belki de bütün mesele ahengi yakalayabilmekte…