Tanıdığım ilk politikacı rahmetlik Dr. Niyazi Manyera idi. İlk çocukluk yıllarımda zaten tüm Mağusalı’nın tek doktoru vardı, benim de doktorumdu. “Politikacının” kim olduğunu az biraz anladığımda ki o dönemlerde politika değil “siyasi” kelimesi kullanılırdı; Manyera’nın işte öylesi işlerle de uğraştığını ve Mağusalı’nın lideri olduğunu öğrendiydim. Hatta Rahmetli Necati Özkan’la anlaşamadıklarını ve çekiştiklerini de biliyordum..
Niyazi Manyera 1960’larda Kıbrıs Cumhuriyetin’de üç Türk Bakan’dan biri, Sağlık Bakanı olduydu. Osman Örek Savunma, Mustafa Fazıl Plümer de Tarım Bakanı..
İlk kez Kıbrıs Türk halkı (tabi İngiliz dönemi Kavanin Meclisi’ni saymazsak) Kıbrıs’ın yönetimine Rumlar’la birlikte katılıyordu. Öncesinde elbette “koloni dairelerinde, poliste Türklerle birlikte karma “yönetici ve memurlar” vardı.. Ancak KC’i Kıbrıs’ın tarihinde iki halkın kendi irade ve siyasi katılımlarıyla ilk kez oluşuyordu..
Bu yeni siyasi oluşum Rum tarafının iki asırlık “Enosis” ideasını tarihe gömerken, Türk halkının da üç dört yıllık “taksim” sloganının önünü tıkıyordu!
(Yirmi yaşındaydım ve KC’ini hiç tutmadıydım! Sürekli “bu Makarios’ta adamlık yoktur mümkün değil yardımcısı Doktor Küçük’le anlaşamaz” diyordum! Zaten toplum olarak her zamanki gibi yine ikiye bölündüktü. Kimilerimiz “Cumhuriyetçi” kimilerimiz “bağımsızlık” yahut “taksim” yanlısı olarak çekildilerdi kamplarına!
SONRASI OLAYLAR: Biliniyor.. (Eğer “hayır biz bilmiyoruz” diyen varsa, tez öğrenmelidir çünkü dünü bilmezse bugünü anlaması mümkün değildir.)
Çünkü “bugün” yaşananlar 1974 sonrasının değil, 1963 sonrasının eseridir! Ve 1963’ün tek suçlusu, 1974’de olduğu gibi Rum liderliği ile Yunanistan ve kilisedir.
Bunları bilmeden, Kıbrıs sorununa sağlıklı ve fonksiyonel çözüm bulmak mümkün olmayacaktır. Bu bir!
İkincisi Rum tarafı sürekli 1974’ün hesabını sormakta, “mazlum ve mağdur toplum” rolü oynamaktadır. Fakat neden öylesi durumlara düştüğünü , neden 1960 KC’ini yıktığını, neden yıllarca Türk halkını baskı ve terör altında tuttuğunu ve hâlâ Türk halkının ambargolarla mahvolmasını beklediğini (hiç gerçek değillermiş gibi) ne itiraf etmekte ne de gündeme getirmektedir! Aksine ahlâksızca bir iftirayla tek suçlunun Türk tarafı ve Türkiye olduğunu söyleyip propagandasını yapmaktadır!
SORARIM: Rum’un Türklere yaptığı zulm mahkeme’i küpraya mı kalacak? Hiç mi hesap vermeyecek, hiç mi suçlu sandalyesine oturmayacak?
_______________________________________________________________________________
YÖNETİLEMEDİĞİ İÇİN “SORUNLAR DEVLETİ” OLDUK!
Hepimizin dilindedir, “artık KKTC’de hükümetler devleti yönetemiyorlar” diyoruz! Geri dönüşü olmayan bir kaotik ortama sürükleniyoruz. Bunu görmeniz için gazetelerin orta sayfalarına kadar uzanan türlü çeşitli illegal olayların haberlerine bakmanız yeter!
Belki gelişirken yapısal kabuk değiştiren toplumda bu tip uyum sorunları ile olumsuz tepkiler olacaktır. Fakat asıl düşündürücü olan bu alışılmadık vukuatların da ötesinde görülen “yönetimin” hem kamusal hem de sosyoekonomik yönden devlet otoritesi sağlamakta güçlük çektiğidir!
Nitekim sorunları ne zaman köşemize taşısak usançla, “of be diyoruz bıktık!” Çünkü hep ayni sorunları geveliyoruz!” Bu nedenle olmalı bazen gelecekler açısından umut veren gelişmeler oldu mu (mesela dün köşeme taşıdığım yeni kooperatiflerin kuruluşu gibi) memlekette iyi işler de oluyor” diyerek seviniyoruz.. Seviniyoruz da sonra aklımıza geldiği için hayıflanıyoruz: Çünkü biz ayni zamanda “yaptığımız iyi işleri de yıkmakla ünlüyüz!”
“Sanayi holdingler gibi..” “KTHY’ları gibi..” “Kooperatifler gibi..” “Sağlık sistemleri gibi..” “İnşaat sektörü gelişirken çarpık yapılaşmalar gibi..” “Çift şeritli yollar inşa ederken toplum olarak trafik kurbanları haline gelmemiz gibi..” “Okullaşırken, belediyeler oluştururken sorunlarının altında kalmamız gibi..” Ve asrın projesi denilen TC’den akan suyu bile hâlâ doğru dürüst kullanacak beceri ve dirayeti gösteremediğimiz gibi!…” Hatta o “yöneticileri politikacıları çok yakından ilgilendiren seçim sistemlerini bile yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları gibi!” Son yıllarda gelip geçen bütün hükümetler çözemedikleri sorunların altında canları çıkarken, bizim de çok canımızı yakıyorlar!
NEDEN AMA? Bu insanları biz seçiyoruz. Bizi yönetmeye ne kadar layık yöneticiler olduklarına, sandığa attığımız oylarla biz karar veriyoruz.. Hayır ama!
Biz değil onlar karar veriyorlar! Seçim dönemlerinde işe aşa bağlı beklentiler, atamalar, ihaleler, araziler, krediler, makam vaatleriyle doldurulmuş incikli boncuklu panayır bohçalarını popülizm kokularıyla harmanlayıp seçmenlerin beğenisine sunuyorlar! Seçildikten sonra da vaatlerinin altında kalıp nefes bile alamıyorlar, kaldı ki iş yapsınlar!
Bu nedenle diyoruz. Artık ciddi ciddi Başkanlık sistemini düşünmek gerekir çünkü bu parlamenter sistem çöktü!” _______________________________________________________________________________
KISACA TAKILDIĞIM: (UĞRAŞACAK BİR AÖA KALDIYDI!)
Adı “Kıbrıs Türk Öğretmen Koleji’ydi. Bünyemizde “sistem” kelimesinin bile telafuz edilemeyen yıllarda, bu “kolej” bugünleri bile kıskandıracak “sistemiyle” saat gibi tıkır tıkır çalışan müthiş bir kurumdu.. Her yıl plana programa göre ilkokulların ihtiyacı oranında sınavla öğrenci alır, üç yıl eğitimden sonra okullara atamalarını yapardı…
Ne dedik yukarıda? Yaptıklarımızı yıkmaya çok meraklıyız! Bu tarihi “koleji” de nihayet siyasallaştırdılar! Önce Atatürk Öğretmen Akademisi diyerek adını değiştirdiler, sonra da yapısını! Şimdi de “kahrını çekemiyoruz” diyerek LAÜ”ye bağlama kararı verdiler! Düşünün yıllardır savaşlar yokluklar içinde bile ayakta durmayı başaran, nice öğretmenler yetiştiren, “öz be öz bizim olan Kıbrıs Türk halkının okulunu” şimdi bir üniversiteye bağlayıp resmen kapatmak istiyorlar!
Yaşatmak yerine yıkmak, var etmek yerine devredip derdinden kurtulmak! Vallahi bunun daha kolayı var: KKTC Hükümet yetkilerinizi verin Ankara’ya, onlar yönetsin de siz de idare edin!
































