Annan planı tartışmalarının gemi azıya aldığı yıllara uzandım ve bir kez daha anladım: “Kıbrıs müzakereleri” “acılı Adana Köftesi, acılı fasulye, acılı muhammara, acılı kıyma… gibi hep acılı oldu.
Masaya hiç bal kaymak, kadayıf baklava falan konmadı! Acısından yenmeyecek ne varsa onlar görüşüldü, onlar için kavga edildi, onlar yüzünden yaşandı başarısızlıklar.
Fakat bunlara karşın asıl gerçek şuydu: Bu dava 1974’de Yunan cuntasının Makarios’a darbe girişimi ile bitti! Çünkü Rum-Yunan ikilisi o güne kadar teşebbüs edemediği en büyük haltı yiyerek Türkiye’nin tek başına adaya müdahalesini hazırladı! Hem de hâlâ acısını kuyruk sokumunun bittiği yerde duyarken!
O günkü darbe ile Rumun ve Yunanistan’nın dünyaya verdiği mesaj Makarios’u devirme hareketiydi!
Önce bunu Türkiye yemedi, ardından İngiltere! Darbeci Samson ile Yunan cuntasının “bu darbe bizim iç sorunumuzdur” diyerek dünyayı yatıştırma gayretleri asla tutmazdı çünkü hedefteki kişi “elinde asası, sırtında cübbesi, boynunda haçı, elini krallara kraliçelere öptüren bir Başpiskopostu!”
Bir Eoka teröristi ile faşist bir devletin, Makarios’u çiğnemesine kimse seyirci kalamazdı.. Nitekim Makarios helikopterle İngiliz üslerinden kaçtıydı!
ACILI GÜNLER: Rum’un Enosis hayali yüzünden Kıbrıs Türk halkı çok acı çekti! Türkiye gelene kadar!
Şimdi iştir gibiyim: “Her iki halk da mağdur oldu, her iki halk da göç yollarına düştü, malını mülkünü kaybetti, öldüyse doğup büyüdüğü topraklarının özlemiyle öldü! Bunları unutmak yeniden birleşik Kıbrıs’ı kurup eskiden olduğu gibi belki paylaşılacak iki bölgede kardeş kardeş yaşamak gerekir. Dünya bu savaşların ve barışların yüzlerce örnekleri ile doludur!”
DELİ OLMAYINIZ! Bu mantık olsa olsa her devrede Rum tarafından kandırılıp soyup soğana çevrilen, asla hayır yüzü görmeyen Türk için geçerlidir! Rum için Kıbrıs adası, Türk halkı ve tabi şimdilerde Türkiye ile birlikte yaşayacağı bir vatan değildir! Ha yaşar, eğer kendi egemenliği söz konusu olursa!
Nitekim 1974’den sonra tek “mağdur ve mazlum” Rum halkı oldu, masaya da her seferinde bu “mağduriyet ve mazlumiyetle” oturdu! Türk tarafı da “muzaffer” ne kelime, “işgalci, korsan, yağmacı, Rum’un hakkını hukukunu gasp eden azınlıktaki toplum!
Hayır öyle değildir diyebilir misiniz? Mümkün mü?
VARSA BİR BİLEN ANLATSIN!
KKTC’nin çok enteresan bir “dönüşümü” vardır! “Her sabah memleketin bilumum sorunları dönmeye başlar, az biraz mola verdikten sonra ertesi sabah devri daim için ayni sorunlar yeniden harekete geçer!
SİBER NE DEDİ: Yarattığımız KKTC’nin “denetimsiz, çevre kirliliğine batmış, yanına ses ve deniz kirliliği gibi sorunları da alarak tüm bu olumsuzluklarla süreklilik kazandığını” söyledi. Nerede? “Ses ve Deniz kirliliği için toplanan Meclis Komitesine Başkanlık ettiği Meclis’te…”
Ki o Meclis bir süre önce de Trafik sorunları için olağanüstü toplantı yaptı, trafiğin halleri ortada!!
SİBEL Siber “çevre sorunlarına” teşhis koyarken, nedenlerini şöyle sıralıyor: “Denetimsizlik, tüzüklerin güncellenmemesinden kaynaklı yetki karmaşası, otorite boşluğu, ceza uygulamalarında caydırıcılığın olmaması!” Bunları işittiğinizde inisiyatifi olarak “daha ne olsun” demez misiniz? Ki bir devlette eksik ve yetersizse bu “unsurlar” sadece “çevresel sorunları” yaratmaz, istikrarla güvenli ve sağlıklı yaşamları da alır götürür dolayısıyla iç barış da sağlanamaz!
PEKİ AMA NEDEN? Neden bilmediği hiçbir şeyin olmadığı, bu nedenle her sorun ve olaya ince ayar çeken Kıbrıs Türk insanı kendi yaşamından kaynaklı sorunlar karşısında bu kadar bilgisiz ve duygusuz, bu kadar umursuz ve tabi bazı insanlar da bu kadar robban olabiliyorlar?
Sakın eğitim eksikliği demeyin! O zaman “memleketin içine edenlerin” sahte oldukları için bütün diplomalarını toplayıp yakmak gerekecek!
DAHA DÜN! Önümde beyaz renkli bir lüks araba gidiyor. Neresinden baksanız bir servet! Sürücü tarafından cam açılarak tam iki kez yola kâğıt parçaları atılıyor! Ki o arabaların bu tip artıkları içine atmak için mutfak çekmeceleri kadar yerleri vardır! Canımız sıkılıyor tabi! “Demek ki “temizlik tertiple çevre bilinci” lüks araba sahibi olmakla kazanılmıyor! Nitekim piknik alanlarına da böylesi arabalarla giderler! Ertesi gün arkalarında bıraktıkları pislikler yayınlanır gazete sayfalarında, iğrenirsiniz!
HA DİĞER SORUNLAR MI? Aslan yattığı yerden bellidir derler! Kıbrıs Türk insanının “vatanı” da işte böyle! Ki Ayhan Sicimoğlu Hürriyet gazetesinin “KKTC’i tanıtma kampanyası için Kuzey’e gelip de gördükte; kaça kaça bir oldu, üstelik şeftali kebabından bile söz etmeden!
Neden bu pislik deryasının içine düştük, varsa bilen bilmeyenlere anlatsın çünkü anlamak mümkün değil!
KISACA TAKILDIĞIM: (TEK SUÇLU DEVLETTİR!)
Geçen hafta sonu Mağusa’da zaten her gün onlarcası oluyor, yine bir kaza oldu. Gazetelerde okudunuz. Hastahane önündeki yolda Erdal Erçin adlı bir gencimize araba çarptı ağır yaralandı kurtarılmadı öldü! Kazanın nedeni dikkatsizlik falan değildi, karanlıklardı! Aydınlatılmamış yollardı!
Yıllardır söylendiği, yazıldığı, şikâyet edildiği halde yollarımız hâlâ karanlık! Işıklandırma sistemi olsa bu kez lambalar yanmamakta! Ve bu nedenle her ölümlü- kazanın ardından ahlar vahlar edilmekte yürekler sızlamakta fakat o “karanlık yollar” asla aydınlatılmamakta! Suçlu kimdir? İki gencimizden biri öldü diğerinin hayatı kaydı, kimdir asıl suçlu? KKTC’i karanlıklara, kazalara, ölümlere mahkûm eden devletin yetkili fakat sorumsuz “makamları” değil mi?
































