Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Açıklanamaz Mı? Rum’a Ne Verdikti Ne Aldıktı?

İnsanın bir “kör noktası” vardır. Bakar görmez! Trafik kazalarının bazıları  bu nedenle olur!

Bir de insanın “akıl tutulması” vardır! Bilir ama dili tutulur, söyleyemez!

Gitgide Kıbrıs siyasi sorunu karşısında böylesi bir “şaşkalozluğa” düşer olduk! Güney’e bakıyoruz ama ne istediğini görmüyoruz!  Sorunumuzu anlatmak istiyoruz ama lal olduk söyleyemiyoruz!

OYSA:  43 yıl önce Güney’e kaçıp orada devlet oluşunu sürdürürken iki asırdır bizimle uğraşan kilisenin emrinden dışarı  çıkmayan Güney  yönetimi o görüp bildiğimiz Rum liderliği ile kilisesidir!

Ve hiç değişmedi! Deriye nakşedilen  dövmeler gibi silinip kazınsa bile kaybolmayan dövmeler gibi beynine yapışmış “enosis” hülyası hâlâ yaşamakta!   Ada egemenliği sevdası ise ayan beyan zaten ortada!

VURGULAYALIM AMA: Buna karşın eğer  zannediliyorsa ki TC’nin garanti sorunu çözülürse çözüm de sağlanmış olacaktır,  büyük yanılgı olur! Çünkü sorun garantilerin devamı değildir! O bir askeri güvenlik anlaşmadır ve her azınlık gibi Türk azınlığı da kendini güvencede hissetmek için Türkiye’nin garantisinin devamını istemektedir. Rum eğer Türk halkına yönelik bir askeri harekâtta bulunmayacaksa “garantiler” sembolik kalmaya mahkûmdur zaten beş on yılda da kadük olup gidecektir! Sorun bu değil Ya nedir?

Sorun bir: Rum için “garantiler” bahanedir asıl sorun Türkiye’yi her “şeyiyle” adadan kopartıp Yunanistan’la üzerine egemenliklerini sermeleridir!

Sorun iki: Rum tarafı ile kilisesi için Türk toplumu azınlıktır dolayısıyle asla ve kata çoğunluktaki Rum halkı ile  siyasi eşitliğe sahip olamaz!

Sorun üç: Adadaki mülk çoğunluğu da Rumundur dolayısıyla   1. Sınıf egemen yaşam hakkı ile ekonomik üstünlük kendinindir, Türk tarafı sosyoekonomik yönden ancak bir cemaatın sahip olacağı kadarı ile yetinmelidir!

Sorun dört: Rum tarafı BM’ler, AB üyesidir. Tanınmış devlettir. Çözüm Türk tarafının ancak Rum’un bu üstünlüğünü kabul etmesi halinde gerçekleşir o da kazanacağı muhtariyetten öte değildir!

Sorun beş: Kıbrıs’ın bir Helen adası olduğu ve sonuna kadar öyle kalacağı kabul edilirse  kalıcı çözüm olabilir, ötesi tüm çözümler palyatiftir günü geldiğinde yıkılıp giderler!

       KISACA: Eğer kendinizi Adanın mutlak egemeni Güney Rum Yönetiminin  altında azınlıktaki bir cemaat olarak kabul ederseniz, çözüme ulaşırsınız!

PEKİ? Sn. Akıncı ve ekibi bu gerçekleri bilmiyor mu? Eee! Bu bilinenlere karşın Rum tarafı Sn. Akıncı’nın tüm önerilerini kabul etti de sadece garantiler konusunda mı direnç gösterdi?

O zaman açıklanması gerekmez mi? Ne oldu o sınırları belirleyen harita? Kaç dönüm toprak verecektik?  Kaç yerleşim yeri terk edilecek, kaç bin Türk göç yollarına düşecekti?  Eğer çözüm olsaydı ne kazanıp ne kaybedecekti?..

İki yıldır sürdürülürken, aslında hiç bir konuda anlaşmaya varılamayan müzakereler konusunda  hâlâ açıklama yapılamaz mı diyorsunuz?

_______________________________________________________________________________

      KKTC’İ HIZLA DÜZENE SOKMAK ZORUNDAYIZ!

Artık  Sn. Akıncı aslına makamına dönmeli  etmeli!  Çünkü evimiz gitgide karışmakta, pislik her tarafı kaplamışken, karmaşa, dövüş tokuş, kapkaç artmakta, huzursuzluk karabasan haline gelirken, istikrarsızlık KKTC’yi fena vurmakta!

Bu nedenle anayasaya göre: “Devletin başı olan.. Devletin ve toplumun birliğini ve bütünlüğünü temsil eden.. Cumhuriyet Anayasasına saygıyı, kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle yürütülmesini ve devletin devamlılığını sağlayan.. Cumhuriyet Meclisi adına Cumhuriyetin Silahlı kKuvvetleri başkomutanlığını temsil eden.. Anayasa ve yasalarla kendisine verilen diğer yetkileri kullanarak, görevini tarafsız olarak yerine getiren…” Sn. Cumhurbaşkanı Akıncı; onca çabasına karşın siyasi sorunu bir çözüme ulaştırmayı başaramamışsa da şimdi  “ya bismillah çekip” bu kez yukarıda yazdığım Anayasal haklarıyla yüklendiği Cumhurbaşkanlığı görevine, daha büyük bir efor ve heyecanla dönmelidir..

ULUSAL KONSEY: (Bu konuda kulakları delmekte yarar vardır diye düşünüyorum.) Tabi ki çağrışımı Başkanlık Sistemi içinde oluşturulmuş  bir siyasi yapılanma olan Ulusal Konsey yapıyor!  Yıllardır bu siyasi kurumu yakından izliyoruz. Mesela benim o kadar ilgimi çekiyor ki  vakti zamanında  Rahmetlik Denktaş’a, “neden bizim de bir Ulusal Konseyimiz” olmasın diye aylarca söylendiğimi hatırlarım!  Üzerinden yıllar geçti, sonra peşini bırakıverdik!

Oysa görüyoruz: Ne tek parti iktidarları  ne koalisyon hükümetleri KKTC’yi yönetemiyorlar! Hem de sürekli Sağ ve Sol İktidarlar değişimiyle!  “Her gelen hükümete “daha iyi olacak” umuduyla bakıyoruz ama  sorunlar katmer katmer büyüyor!  İmzaladığımız fakat uygulamadığımız protokolleri savsakladığımız için de Türkiye’nin fena halde canını sıkıyoruz!  Ki olacak iş değil ama mesela  mevcut hükümetin aylık ödemelerini yapabilmesi için on aylık iç borçlanması 230 milyon TL’ye ulaştı!

Tek neden “popülizm, partizanlık, yandaşlara kıyak çekme!” Yani bildiğimiz usulsüzlükler! Bu nedenle diyoruz. Geçin Başkanlık sistemine koyun yanına bir “ulusal konsey,”  belki düzeliriz!

_______________________________________________________________________________

       KISACA TAKILDIĞIM: (SON SÖYLENDİ. HERKES EVİNE İŞİNE.)

Sn. Akıncı tabi ki önce Cumhurbaşkanı olarak seçildi sonra kendini müzakere masasında buldu.

Tutun ki kaçıncıdır deneniyor! Bu kez de “tahminleri” yanıltmadan  Rum tarafının tutumu nedeniyle müzakereler başarısızlıkla sonuçlandı. Aslında  bu başarısızlık ayni zamanda BM’lerindir de…

Son sözü ise bizim Din İşlerimizden sorumlu, ayni zamanda çözüme katkıda bulunmak için papazı, hahamı da yanına katarak barışçı çözüm için yollara düşen ve  Atalay  beyefendinin de yakından tanıdığı Başpiskopos Hrisostomos söyledi. Dedi ki “Türkiye Zürih’in Türk tarafına verdiği bütün haklardan feragat etse  ve tüm askerlerini çekse de federasyon yürümez!”

Hrisistomos’un bu fetvasından sonra  yakın bir gelecekte hâlâ müzakerelerin başlama olasılığından söz etmek mümkün müdür?   Bu nedenle diyoruz, başta Sn. Akıncı olmak üzere herkes evine işine dönmelidir!