Şimdiye kadar Kıbrıs konusunda kaç BM’ler kararı çıktığını sayabilmek için tutun ki ta 1958’lere gitmek gerekir. Kıbrıs sorununu ilk kez 1960’larda BM’lerde seslendiren Dışişleri Bakanı Selim Sarper’in sonradan kitapçık haline getirilen konuşması Türkiye’nin Kıbrıs politikasını dünyaya anlatan o yılların önemli bir tarihi belgesidir.
“Kıbrıs Cumhuriyeti,” İngiliz kolonisinin, öteki kolonilerinden de çekilmesi ve “güneş batmayan imparatorluğunu” yavaş yavaş dağıtması sürecinin başlarında ve tabi bir Eoka terörü sonucunda kurulur.
Tabi ki BM’ler parametreleri içinde! Ki BM’lerle tanışıklığımızla ahbaplığımız tutun ki bu yıllara kadar gelir elan devam etmektedir.. Nitekim bir yandan da ellerimizi ovuşturarak “kaç BM’ler Genel Sekreteri” yedik” diyerek devam eden bu ahbaplığın keyfini çıkaran da biziz!
Ne var ki çok keyifsiz ve dostluğa sığmayan nankörce, kalleşçe muameleleri de yine BM’ler ve Güvenlik Konseyinden gördük!
Örneğin Makarios’un da aralarında olduğu, her biri diktatör olan Yugoslavya’nın Tito’sunun, Hindistan’nın Nehru’sunun, Mısır’ın Nasır’ının da aralarında olduğu “Bloksuz Ülkeler” Rum’dan yana siyasi tutumlarıyla yıllarca BM’lerde aleyhimize aldıkları kararlarıyla bize kan kusturdular!
Gerçekte BM’lerin sorun çözen bir dünya kuruluşu olmadığını Kıbrıs sorununa da çare bulamayacağını 1963’ler sonrası o Bloksuz ülkelerin zılgıtını yedikçe anladıktı!
Zaten bugünlere kadar Kıbrıs siyasi sorununu çözmek yolunda BM’lerin Annan planı ötesinde bir başarısı da olmadı o plan da 2004’de Rum’un hışmına uğrayarak “kadük” duruma düştü!
BUNLARI neden yazdım? 2. Cumhurbaşkanımız Sn. Talat geçtiğimiz günlerde bir gazeteye verdiği mülakatında “BM’ler parametreleri dışında bir çözümün mümkün olmadığını” söylediydi.
Ancak Sn. Talat’ın Carn Montana öncesi açıklamalarında da herkeslerin umutsuzluğuna karşın, “bu konferanstan çözüm çıkar” yollarında iddialı söylemleri olduydu.
Tabi ki Sn. Talat’ın Annan planını referanduma kadar götüren bir müzakereci olduğunun önem ve tecrübesi yadsınamaz. Güney Rum liderliğiyle kilisesini de o müzakere sürecinde çok iyi tanımıştır.
Buna karşın “Carn Montana’dan çözüm çıkar” demesi (bana) “ya bu iddiam doğru çıkarsa” düşüncesine dayalı bir politik espri gibi geldi! Şimdilerde “BM’ler parametreleri dışında bir çözümün mümkün olmadığını” söylerken de benzer bir algılama oluşuyor bende!
ÇÜNKÜ: Tabi ki “iki bölgeli, İki toplumlu, siyasi eşitlik içeren, kendi içlerinde özerk iki kurucu devlete dayalı bir federal sistem başından beridir BM’ler parametrelerini oluşturuyor.. Fakat bu ilkelerin her biri masaya yatırıldığında gördük, Rumlar tarafından berhava edildiler bu kez de bu nedenle referanduma bile gidilemedi! Sonuçta başarısızlık “Güney Rum devleti” karşısında etkin tavır koyamayan Eide’li BM’lerindir! “Uysal Türk”e karşı “şirret ve şımarık Rum sendromundan dolayı! Bu siyaset madrabazlığı 1963’lerden beridir devam ediyor ve BM’ler süregelen sorunun asıl suçlusu ile muhatabının Rum tarafı olduğunu vurgulayıp açıklamaktan bile korkan yapısıyla her müzakereden mağlup ayrılıyor!
Ha sorun nasıl mı çözülür? BM’lerin Kuzey’deki Türk devletini tanımasıyla, AB’ye üye yapmakla, en azından ambargoları kaldırmakla… Tabi bunu da BM’ler asla ve kata yapamaz çünkü Güvenlik Konseyi’nin Rusya’sı, Amerika’sı Çin’i gibi ülkelerin sultası altındadır!
Peki çözüm? Kuzeyde kemikleşip güçlenirsek Güney için caydırıcı oluruz, bu da hâlâ “belki”lidir!
KISACA TAKILDIKLARIM: (DİŞİ TARZANLAR!)
Erkeklere inat yavaştan yavaştan kadınlar da erkeksi tavırlarıyla “KKTC’de biz de varız” dedirtircesine arzı endam ediyorlar.
Onların toplum hayatında “öğretmen, memur, doktor, avukat, eczacı, çiçekçi, mühendis, mimar, kasiyer, dükkân sahibi, satıcı falan olduklarını hem görüyor biliyorduk hem alışmıştık bu mesleklerin “kadınsız” olamayacağına..
Fakat arabasıyla ekmek dağıtan, şoförlük yapan, mahalle mahalle yoğurt hellim, sebze meyve satan, vesselamı kelam bir erkeğin yapacağı her işi yapan yeni bir kadın profiline çok da aşina değildik. Ne de olsa hâlâ genlerimizde vardır, “kadın önce evinin hanımıdır” geleneğine bağlı düşünce!
Buna karşın kadınlar “erkekler tarafından kendileri için örülen ve aşılamaz geçilemez sanılan duvarları da dikenli telleri de aştılar geçtiler, hatta ileriye bile gittiler!
“Mesela bir kadın götürmüş bir fantastik erkeği götürmüş ormana, soymuş ki üryan, bağlamış ellerini ayaklarını, sonra almış olanca parasını, yetmemiş, sivri uçlu bir aletle de adamı delik deşik etmiş, adam bağırırken de ne biçim ormansa bu insan kaynıyor, yardımına koşmuşlar!…
…“Çıkıyorlar trafiğe saldıkları korku bir yana erkeklerin yapması gereken sürat nedeniyle ölümcül kazalara neden oluyorlar!..
Kısaca “yok erkeklerden farkımız” dercesine! Ki hatırlatalım o kadar düşkünler ki artık egemenliklerine, evlenirlerken parmaklarına taktıkları yüzükleri kelepçe gibi hissettiklerinden olacak, bizim “siyasi parti koalisyonları” kadar bile dayanamadan, altı ayda boşanıvermekteler!
Ha ne diyecektik? Kadınlarımız çoktan kırdılar kabuklarını..
İNSAFSIZLIK YAPMAYALIM:
Nedir bir ülkenin kalkınma göstergesi. Mesela konutlar, çok katlı apartmanlar, lüks oteller falan değil mi? Gidin Girne’ye, Lefkoşa’ya, Mağusa’ya. Yerden yükselirlerken, göklere sığmayan binaları görün! Sahillerdeki villaları! Eee! Bu yükseliş, bu inşaatlar, bu binalar, bu lüks oteller kalkınmanın ispatı değiller mi?
İşte cevabı: Ama çarpık! Ama üzerinde yükseldiği arsası şaibeli! Ama yapımı izinsiz! Ama tahsisli arazisi mahkemelik!.. Bunlardır işte çağrıştıracakken kalkınmayı, çağırır alavere dalevereyi!
ÖTE YANDAN: Ekip biçmiyor muyuz? Sanayimiz mi yok? Fabrikalarımız, türlü çeşitli üretimimiz? Mümkün mü? Var tabi. Ekiyoruz da biçiyoruz da! Fakat ürettiğimiz sebze meyvelerin bile laboratuarımızda tahlilini yapamıyoruz! İlaç kalıntısı var mı yok mu? Allaha emanet kalmışız!
İşte budur kalkınmanın önündeki engel.. Doktorsuz hastahaneler, yetersiz okullar, her zaman unutulan denetimler!..
































